Emre Kongar'ın Resmi* İnternet Sitesi


Kitaplar

Green Bullet Makaleler

Green Bullet Articles in English

Sürekli Yazılar

Kitap Söyleşileri

Yazılar

Emre Kongar Özgeçmiş Kısa Özgeçmiş

Emre Kongar CV Curriculum Vitae (in English)

Güncel Güncel Arşivi

www.kongar.org Ana Sayfaya Geri Dönüş


 

İzmir Life dergisi Mart ayı sayısında çıkan, Sayın Neslihan Acu ile yapılan ropörtaj

"Türkiye'de çok ciddi bir aydın yozlaşması var"

Neslihan Acu: Sayın Emre Kongar, ilk sorum popüler kültürle ilgili. Popüler kültüre nasıl tavır almak lazım? Görmezden gelmek bir çözüm mü?

Emre Kongar: Popüler kültür o kadar güçlü bir öge ki, onu görmezden gelmeye kimsenin gücü yetmez. Türkiye'yi popüler kültür biçimlendiriyor. Nedeni de şu: Bir toplumu biçimlendiren birkaç öge var. Bunlardan biri resmi eğitim, öbürü aile ve en önemlisi de medya. İki de daha küçük öge var; arkadaş grupları ve iş hayatı. Türkiye'de resmi eğitim çökmüş durumda. Çöken normal eğitimin yerine alternatif olarak dinci eğitim getirilmek istendi, İmam Hatipler vs; o daha başka sorunlar üretti, sonuç tam bir felaket oldu. Dolayısıyla eğitim, toplumu biçimlendirmekte ve bireyi toplumla bütünleştirmekte yetersiz. Diğer büyük öge, aile. Aile özellikle iç göç dolayısıyla çözülmüş durumda. Türkiye'de aileler kırsal kökenli. Kente gelmiş, kırsal kökenden ahlaki değerler olarak kopmuş ama kentsel değerleri de benimseyememiş... Yani kentler köylüleşmiş. Eğitim çökmüş, aile yetersiz; geriye kalıyor bir medya. Ve medya, bu popüler kültür aracılığıyla bütün toplumu yoğuruyor ve bireyleri çok etkiliyor. Dolayısıyla çok olumsuz bir manzara var ortada fakat bu manzarayı görmezden gelme hakkımız yok. Çünkü bu popüler kültür toplumu bir yere doğru sürüklüyor. Nereye doğru? Çok fazla bireyciliğin egemen olduğu, parasal başarının ön plana çıktığı, para için her şeyi yapmanın mübah olduğu, politikanın adeta yolsuzluk sözcüğüyle eş anlam kazandığı, medyanın ve ticaretin politikayla işbirliği halinde bu yolsuzluğa destek verdiği bir yapıya doğru sürüklüyor. Bunu mutlaka görmemiz ve eleştirmemiz gerekli diye düşünüyorum.

Neslihan Acu: Medyada tuhaf bir durum var. Televizyon ve gazeteler zaten popüler kültüre esir olmuş durumda. Radikal gibi gazetelerse eleştiri adı altında en ince ayrıntısına kadar yine popüler kültürle uğraşıyorlar. Popüler kültürü bu kadar ince ince eleştirmek gerekli mi?

Emre Kongar: Bir defa o ince ince eleştirme deyimi üzerinde duralım. İnce ince eleştirme dediğiniz zaman, onu aynı zamanda yüceltme de işin içine giriyor.

Neslihan Acu: Evet, kesinlikle.

Emre Kongar: Hele o "ince ince" lafı, yani annem olur musun, gelinim olur musun gibi programları uzun uzun anlatıp, onun bir anlamda halkla ilişkilerini yapıp, ondan sonra arada bir iki küçük espriyle onu "ince ince" eleştirmek, bence konuyu biraz saptırmak oluyor. Çünkü o ince eleştiriyi kimse dikkate almıyor ama popüler kültürün o olumsuz ögesi büyüdükçe büyüyor. Eleştiriyorum adı altında bir konuyu manşetlere taşımak ve kamuoyunun dikkatine sunmak, o olaya maalesef destek vermek anlamını taşıyor. O yüzden ben doğrudan eleştirinin çok daha etkili olduğu kanısındayım.

Neslihan Acu: Ama doğrudan eleştirilerin, didaktik yazıların aydınlarca alenen aşağılandığı bir dönemdeyiz.

Emre Kongar: Evet maalesef öyle çünkü Türkiye çok ciddi bir aydın yozlaşması yaşıyor. Mesela özgürlük adına, kadının ikinci sınıf vatandaşlığını ve feodal kültürü simgeleyen türban savunulabiliyor. Türban din adına ya da gelenek adına savunulabilir ama özgürlük adına? Bütün türban öyküleri ya baba, ya ağabey baskısıyla ortaya çıkar; ya da evlendikten sonra koca baskısıyla. Yani kadınlar erkek egemen bir toplumda erkeklerin baskısıyla örtünüyorlar. Ondan sonra da siz bunu özgürlük adına, demokrasi adına savunursanız bu tabii gülünç oluyor.

Neslihan Acu: Bunu bir de en çok kadın yazarlar savunuyorlar.

Emre Kongar: Aydın yozlaşması dediğim olay o. Maalesef Türkiye'de bütün kavramlar alt üst edildi. Örneğin dine -Hıristiyanlık, Müslümanlık ya da Musevilik- ya da mezhebe dayalı hiçbir siyasetin demokrasi adına savunulması mümkün değildir. Çünkü bunlar egemen oldukları zaman demokrasi biter, totalitarizm başlar. Maalesef Türkiye'de kendilerine liberal adı veren bir bölüm aydın bunu savunuyorlar. Şimdi burada liberal üzerinde durmak lazım. Türkiye'de iki tür liberal aydın var. Bunların bir bölümü maskeli, yani onlar liberal değil, aslında dinci aydınlar. Kökenlerine, yazılarına, geçmişlerine bakıyorsunuz, bunlar gayet açık seçik İslamcı ama kendilerine liberal diyorlar. Ve maalesef bunlar çok etkili; yayın organları, internet siteleri var. Diğer grup ise kendilerine liberal diyen ve gerçekten liberal olduklarını zanneden aydınlar. Bunlar da liberallik adına dinci siyaseti ve kültürdeki bu genel yozlaşmayı savunuyorlar. Bunların mantığı hiç anlaşılabilir bir mantık değil, çünkü liberallik adına bütün özgürlükçü değerlerin altını oyuyorlar. Oysa en önemli özgürlükçü değer laikliktir. Laikliğe saldıran her görüş antiliberaldir, özgürlük karşıtıdır.

Neslihan Acu: Bu ikinci grup aynı yaklaşımla Atatürk'ü ve yaptıklarını da küçümsüyorlar.

Emre Kongar: Evet, işin en üzüntü verici tarafı o. Çünkü bunların sahip oldukları bütün özgürlükler Atatürk devrimleri sayesinde kazanılmıştır. Bunların en başında medeni kanun geliyor. Türkiye'de en büyük devrim medeni kanun devrimidir çünkü kadını normal, özgür vatandaş haline getirmiştir. Kamu alanını dinin egemenliğinden kurtarıp laik ve demokratik bir kültürün egemenliğine sokmuştur. Atatürk devrimleri yapılmış olduğu için bugün Türkiye'de bu demokratik tartışmalar olabiliyor. Türkiye bu sayede Avrupa Birliği'nin kapısında üyelik isteğinde bulunabiliyor. Şimdi bütün bunları yok sayıp, yok Atatürk devrimleri tepeden inmeydi, yok özgürlüklere aykırıydı demenin tarih bilinciyle de, güncel bilinçle de ilgisi yok. Çünkü model çok basit. Atatürk'ün devraldığı toplum dinci bir tarım toplumu. Dinci tarım toplumlarında demokrasi filan olmaz. Feodal toplumlarda çoğunluğun oyuna başvurduğunuz zaman sonuç ya faşizmdir, ya şeriattır. Bunun dönüşümü endüstri devrimiyle oluyor. Yani fabrikayı kuruyorsunuz, köyden insanlar gelip fabrikada çalışmaya başlayınca, birey kimlikleri ortaya çıkıyor, feodal baskılardan kurtuluyorlar ve özgür insan teşekkül ediyor. Burjuvazinin ve işçi sınıfının gelişmesiyle, özgür insan da kentlerde geliştikçe demokrasi yerleşiyor. Şimdi öyle bir toplum düşünün ki fabrikasını kuramamış, bireyini o feodal ve dinci baskılardan kurtaramamış ve o toplumda bir devrim yapacaksınız. Özgürlükçü, laik bir demokrasi kuracaksınız. O topluma sorarak bu mümkün değildir.

Neslihan Acu: O demokrasiye geçene kadar biraz baskıcı düzen gerekiyor yani.

Emre Kongar: Toplum başka türlü dönüşemiyor çünkü. Kendi tarihimizi hatırlayalım. Atatürk'ün arkadaşları arasında, İsmet Paşa haricinde- ki o tam arkadaşı değildir, yardımcısı gibidir- bir tane bile cumhuriyetçi yok. Asıl arkadaşları Fethi Okyar, Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Mareşal Fevzi Çakmak... Bunların hepsi halifeci. Düşünün, öyle bir toplum ki, bütün halkı köylü ve dinci ve de İstiklal Savaşı'nı kazanmış bütün komuta kademesi halifeci. Mustafa Kemal Atatürk böyle bir toplumda cumhuriyeti kurdu.

Neslihan Acu: Yani çok yalnız. Bugün bu devrimlerin hedeflenen başarı seviyesine ulaşamamış gibi görünmesini buna mı bağlıyoruz?

Emre Kongar: Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu 22 yılda tamamlanmıştır. 1923'te ilan ediliyor, 1945'te 2. Dünya Savaşı bitene kadar bu kuruluş devam ediyor. Türkiye'de maalesef tarihi ve siyaseti doğru tartışamıyoruz. Gözden kaçırdığımız çok önemli bir şey var; soğuk savaş. 2. Dünya Savaşı bitince soğuk savaş başlıyor. Soğuk savaşın üç ögesi var; silah, ekonomi, siyaset ve ideoloji. Birinci öge silahta, batı dünyası ve doğu dünyası, birbirleriyle hangimizin silahı daha güçlü diye rekabet ediyorlar. İkinci öge ekonomik. Hangisi daha verimli bir ekonomi üretiyor diye bir savaş var. Üçüncüsü bizi çok etkileyen bir öge; siyasal ve ideolojik. Sovyetler, devletlerinin sınıf diktatörlüğü olduğunu iddia ediyorlar. Yani milliyetçi ya da dini bir devlet değil. Dolayısıyla Batı, Sovyetlerin bu devlet modeline karşı bütün dünyada dinci ve milliyetçi ideolojileri destekliyor. Batı dünyasında her yerde din öne çıkarılıyor. Hangi din? Tabii önce Hıristiyanlık ve Ortodoksluk. Sonra Katoliklik ve Müslümanlık. Müslümanlık Katoliklikten de önce geliyor. Çünkü Sovyetlerde Müslüman kökenli çok halk var. Dolayısıyla 1945'ten sonra Türkiye'de dinci ve milliyetçi ideolojiler yükselişe geçiyor. Bu dünya konjonktürü. Tam bu arada Türkiye'de bir şey daha oluyor. İsmet Paşa demokrasiye inandığı için çok partili düzene geçiliyor. Çünkü o, Atatürk'ü geliştirmenin, kanıtlamanın çok partili düzenle olacağına inanıyor. Atatürk'ü aşarak tamamlamak istiyor modeli. Bu düzene geçince, cumhuriyeti kuran CHP'nin karşısındaki parti, tanım gereği dinci ve tarıma dayalı toplumun değerlerini savunan parti oluyor, yani Demokrat Parti. Böylece DP o henüz kentlileşememiş geniş halk kitlelerinin sözcüsü oluyor; dinci totaliterlik ve milliyetçi faşizm ön plana çıkıyor. DP'nin ilk yaptığı işe bakıyorsunuz; 18 yıldır Türkçe okunan ezanı tekrar Arapçaya döndürüyor ve Arap emperyalizmine Türkiye'yi tekrar teslim ediyor. Biliyorsunuz Türkiye'de hep Amerikan emperyalizmi konuşulur, halbuki asıl büyük emperyalizm Arap emperyalizmidir. Böylece özgürlük adına gelen DP, tek parti düzeninin o baskıcı yöntemlerini aynen kullanıyor. Bunun üç nedeni var. Birincisi, DP yöneticileri, yani Menderes, Bayar, Koraltan ve Fuat Köprülü aslında tek partiden gelen insanlar, yani CHP kökenliler. CHP'de ise tek demokrat var, o da İsmet Paşa. Öbürleri hepsi baskıcı. İkinci neden toplum henüz dönüşememiş. Yani halka genel oy hakkı verilmiş ama halk köylülükten kentliliğe geliştirilememiş. Üçüncü olarak DP, Amerikan desteğiyle dinci ve milliyetçi ideolojilere yöneliyor. Bu üç şey birleşince 1950-60 arası Türkiye'de demokratikleşme dönemi olması lazımken, tam tersine bir geriye dönüş oluyor. Ve böylece 10 yıl tarihin çöpüne atılıyor. Eğer DP bu 10 yıl içinde ciddi bir demokratikleşme programı uygulasaydı, bugün Türkiye çoktan AB üyesi olurdu.

Neslihan Acu: Yani çok partili rejime geçilmeyebilir miydi bir alternatif olarak?

Emre Kongar: Tarihi "şu olsaydı, bu olsaydı" diye irdelemek çok kolay değil. Ama çok partililiğe geçiş zorunluluk değildi, en azından onu biliyoruz. Çünkü ABD liderliğindeki Batı dünyası soğuk savaşta demokrasiyi şart koşmuyor. Bunun iki örneği var. Biri İspanya, öbürü Portekiz. Portekiz'de Salazar var, İspanya'da ise Franco. Yani İsmet Paşa da istese tek adam diktatörlüğünü sürdürebilirdi. Ama sürdürmüyor çünkü gerçek Batı türü, laik ve demokratik bir ülke kurmak istiyor. 1945'ten sonra Stalin döneminde Sovyetler Birliği Türkiye'den Boğazlar'da üs ve ortak savunma talep ediyor, Kars ve Ardahan'dan toprak istiyor. Sovyetler Türkiye'nin üstünde böyle bir baskı kurunca Türkiye korkudan Batıya yanaşıyor. Batı önce anlamıyor, istemiyor Türkiye'yi. Türkiye Marshall yardımı istiyor mesela, Batı diyor ki Marshall yardımı 2. Dünya Savaşı'nda yıkılan Avrupa için getirilmiş bir yardım, siz savaşa girmediniz ki... Derken Truman Doktrini kabul ediliyor Amerika'da. Truman Doktrini, Avrupa'nın Sovyetlere karşı savunması için Yunanistan ve Türkiye gereklidir diyor. Truman Doktrini kabul edilince, Marshall yardımı Türkiye'ye de uzatılıyor. Yani 2. Dünya Savaşı sonrası uluslararası konjonktür ve Türkiye'nin çok partili düzene geçmesinden dolayı içerde egemen olan iç konjonktür buluşması, 22 yılda kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ni geriletmiştir. Bugün bütün bu tartışmaların, Atatürk'e saldırıların falan altında yatan olay budur. Tabii çok önemli bir öge daha var: İslamcı siyaset 1950'den itibaren Türkiye'de egemen olmuştur. 1975'te 1. MC döneminde ikinci dalga gelmiştir, sonra 1980 darbesi... İslamcılara en büyük desteği veren, Atatürkçülere en büyük darbeyi vuran olaydır 1980 ihtilali. Çünkü hem Atatürkçüleri komünist diye, solcu diye üniversitelerden atmışlardır, hem de anayasaya zorunlu din derslerini koymuşlardır. Bütün müesseseleri de dinci ve milliyetçi insanlara emanet etmişlerdir. Bütün yaptıkları baskıları, işkenceleri de Atatürkçülük adına yapıyoruz deyip Atatürk'e leke sürmüşlerdir. Sonra Özal geliyor. Özal tabii çok bilinçli. Rüşveti, yolsuzluğu, ahlaksızlığı bürokrasi ve siyasete sokuyor, dinci programlara destek veriyor. Sonuçta 2002 seçimlerinde AKP iktidara geliyor. Yani başarısız gibi görünen Atatürk devrimleri aslında fevkalade başarılıdır. 22 yılda kurulmuş bir Cumhuriyet, 45'ten 2005'e, 60 yıldır altı oyulmaya çalışılıyor ama yıkılmıyor. İç ve dış saldırılara rağmen.

Neslihan Acu: AB sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz? O vakte kadar AB diye bir şey kalmayacağı söyleniyor.

Emre Kongar: Gerçekten o kadar uzun bir süre var ki Türkiye'nin önünde, AB'nin genel yapısı ne olacak bilmek olanaklı değil. Ama AB Türkiye'nin gerçek hedeflerinden biridir. Yalnız şu noktayı unutmamak gerekir; Atatürk Batı türü bir toplum kurdu ama bunu kurmak için önce Batının boyunduruğundan kurtuldu. Batının yanında ikinci sınıf bir ülke olmak başka bir şey, batıyla Batı ülkeleri ayarında eşit ilişki kuran bir devlet olmak başka bir şeydir. Şimdi AB ilişkilerimizde aynı ikilem ortaya çıkıyor. AB'de bir grup, Türkiye'yi ikinci sınıf ülke olarak görüyor ve öyle almak istiyor. Hatta çok vitesli Avrupa deniyor. Birinci vitesinde Almanya, Fransa filan var. İkinci viteste de Ukrayna, Türkiye vs olacak. Veya 17 Aralık zirvesinde kabul edilen sürekli sınırlamalar var. Bunlar kabul edilebilir öneriler değil. Türkiye'nin istediği şey Avrupa Birliği içinde diğer ülkelerle eşit statüde olmak.

Neslihan Acu: AKP'nin tavrını ve samimiyetini nasıl değerlendiriyorsunuz bu konuda?

Emre Kongar: Çok basit. AKP sadece kendi gemisini yürütmeye çalışıyor. Dış politikada Amerikan desteğini, iç politikada yani reformlar konusunda da AB desteğini arkasına alıp gitmeye çalışıyor, çünkü meşruiyet sorunu var. Hem dinci kökenli, hem de tüm seçmenlerin dörtte biriyle, seçime katılanların da yüzde 34'üyle parlamentonun üçte ikisini ele geçirmiş. Çok ciddi bir meşruiyet sorunu var. Hâlâ türban meselesini Avrupa Birliği'nde savunmaya çalışıyor. AB ülkeleri uyandılar, türbanı yasaklıyorlar, onlarsa hâlâ orada türban kavgası veriyorlar. Sonra da kendilerine ilerici diyorlar.

Neslihan Acu: Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde hangi dersleri veriyorsunuz?

Emre Kongar: Tiyatro ve Yazarlık Bölümleri'nde sanat sosyolojisi dersleri verdim orada ama bu sömestr gitmiyorum.

Neslihan Acu: Devam edecek misiniz?

Emre Kongar: Tabii. Müjdat Gezen'e destek vermek lazım. Müjdat'ın eti ne budu ne? Türkiye'de zenginlerin hortumculukları, banka sahiplerinin yürüttükleri paralar ortada. Müjdat tek başına bir sanatçı olarak hem böyle bir eğitim yapıyor hem de -çok az kişi bilir bunu- yaşlı sanatçılar için bir özel bakımevi kurdu. Orada da parasız bakıyor yaşlı sanatçılara.

Neslihan Acu: Piyasadaki kitap, daha doğrusu roman patlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bunun dibinde yatan nedenler neler?

Emre Kongar: Kadınlar. Kadınlar edebiyatı keşfettiler. Türkiye tabii çok hızlı gelişiyor. Bu durum kadınları özgürleştirdi. Özgürleşen kadın kendini iş hayatında kanıtlamaya başladı. Fakat bu ekonomik krizlerden sonra çok işten çıkarmalar oldu. Dolayısıyla Türkiye'de müthiş aydınlanmış bir kadın nüfus var ve bunların önemli bir bölümü şu anda işsiz. Çünkü krizler ilkönce kadını vurdu. Bu kadın nüfus ister çalışıyor olsun, ister evinde olsun kendi entelektüel kimliğini yazarak ve okuyarak geliştiriyor. Eskiden kitap okurları, üniversite öğrencileri ve öğretmenlerdi. Şimdi öğretmenler son derece düşük bir gelir grubunun üyesi oldular, kitap alacak pek paraları yok. Öğrenciler de çok zorlanıyorlar. Onların yerini kadınlar aldı. Şimdi kadın okur piyasayı etkiliyor.

Neslihan Acu: Kızlarıma Mektuplar adlı kitabınızın kahramanları olan ikiz kızlarınız şu anda ne yapıyorlar?

Emre Kongar: İkisi de doktoralarını bitirdi. Biri endüstri mühendisliği alanında, öteki de ekonomi alanında öğretim üyeliği yapıyor. Endüstri mühendisi olan Türkiye'de, ekonomist olan Amerika'da hocalık yapıyor. Kızlarımla iftihar ediyorum.

Neslihan Acu: Daha sonra Babam Oğlum Torunum adıyla bir anlamda Kızlarıma Mektuplar'ın devamını yazdınız. Orada oğlunuzu ve eşinizi anlatıyorsunuz...

Emre Kongar: Evet, Kızlarıma Mektuplar'dan sonra pek çok okur oğlumun ve eşimin kitapta ikinci planda kaldığı konusunda bir eleştiri yöneltti. Babam Oğlum Torunum, bu eleştirilerden doğdu. Tabii o kitabın ruhu, babamın 1900, torunumun ise 2000 doğumlu olması: Yüz yıllık bir aile tarihi ile, Türkiye'nin bu aile tarihi ekseninde, bizim aileye yansıyan biçimde geçirdiği değişiklikler.


  Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır.

Emre Kongar ile iletişim icin e-posta, site yöneticisi ile iletişim için e-posta

Son güncelleme tarihi 16 Eylül 2019

Valid HTML 4.01 Transitional