KALKINMA VE GELİŞME STRATEJİLERİNDE KÜLTÜR POLİTİKALARININ YERİ

Emre Kongar'ın Resmi* İnternet Sitesi


Green Bullet Makaleler

Green Bullet Articles in English

Emre Kongar Özgeçmiş Kısa Özgeçmiş

Emre Kongar CV Curriculum Vitae (in English)

Güncel Güncel Arşivi

www.kongar.org Ana Sayfaya Geri Dönüş


 

 

KALKINMA VE GELİŞME STRATEJİLERİNDE

KÜLTÜR POLİTİKALARININ YERİ:

TÜRKİYE ÖRNEĞİ

 

 

Prof. Dr. Emre KONGAR

 

Ekim, 1998

İstanbul

 

Kültür Girişimi

Kültür Politikaları Uluslararası Sempozyumu

 

 

 

 

I. GİRİŞ

Türkiye 1963 yılında "Planlı Kalkınma Dönemi"ne girmiştir.

"Planlı Kalkınma Döneminde" bugüne dek yedi adet "Beş Yıllık Kalkınma Planı" yapılmıştır. Bugün 1996-2000 yıllarını kapsamakta olan "Yedinci Beş Yıllık Kakınma Planı" yürürlüktedir.

Türkiye, "büyüme" ve "kalkınma" ile "gelişme" kavramları arasındaki ilişkiyi ve kültür politikalarının bu kavramlar çerçevesindeki yerini ve önemini de 1963 yılından beri tartışmaktadır.

Aslında planlı dönemin en başından beri, kalkınmanın "beşeri yönü" sürekli olarak dikkate alınmış, Devlet Planlhama Teşkilatı'nın bütün metinlerinde ve "Beş Yıllık Kakınma Planlarında" "kalkınmanın" sadece bir "ekonomik büyüme" değil, aynı zamanda bir "toplumsal ve kültürel gelişme" olduğu vurgulanmıştır.

Belki de bu vurgunun en büyük nedeni, Türk Dili'nin bu konuda farklı bir terimi üretebilmiş olmasındadır:

Bilindiği gibi, İngilizce'de "growth" ekonomik büyüme anlamına gelir. "Development" ise, işin toplumsal ve kültürel boyutunu da vurgulayan "gelişme" anlamında kullanılır.

Bu nedenle İngilizce'de, "kalkınma" fenomenini tanımlamak için bu iki terim birlikte "growth and development" biçiminde kullanılır.

Oysa Türkçe'deki "kalkınma" terimi, İngilizcedeki hem "growth" hem de "development" kavramlarını içerdiği için, tek bir sözcük ile, her iki süreci de ifade etmek ve "kalkınma" terimini, hem "ekonomik büyüme", hem de "beşeri gelişme" için kullanmak olanaklı olmuştur.

Bu nedenle de, Türkiye'deki tüm "kalkınma literatürü" kalkınmanın sadece ekonomik büyüme değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel gelişme olduğu teması etrafında odaklaşmıştır.

Bu çerçevede, 1963 yılından beri Beş Yıllık Kalkınma Planları "gelir bölüşümünün adaleti", "sosyal güvenlik", "nüfus artışı", "iç göç ve kentleşme", "eğitim", "sağlık", "konut", "çevre" ve doğrudan "kültürel kalkınma" gibi konuları, ana hedefler arasında ayrıntılı olarak ele almış, kamunun ve özel kesimin bu konularda ulaşması istenen hedefler, "Plan Hedefleri" arasında "Ulusal Politikalar" çerçevesinde zikredilmiştir.

Tabii, buraya dek anlattıklarım, işin "iyimser bir görüşle" ele alınması ve daha çok kuramsal bir çerçevede çözümlenmesidir.

Ne yazık ki, uygulamada, ne "Beş Yıllık Planların" hedefleri eksiksiz yerine getirilebilmiş, ne de planlı dönemde gerçekleştirilmiş olan ve

 

ortalama yüzde 5 dolayında oldukça başarılı ve istikrarlı gözüken yıllık milli gelir artışı aynı başarıyla, toplumsal ve kültürel alanda izlenebilmiştir.

Bu kısa tebliğde, ben özet olarak, "kültür politikalarının" "ulusal kalkınma stratejimiz" içindeki yeri ve önemi ile birlikte, geçmişte yapılmış olanları, gelecekte atılması gerekli olan adımları, uluslararsı standartları yansıtan UNESCO kararlarına da atıflar yaparak, tartışmaya çalışacağım.

II. TÜRKİYE'DE KÜLTÜR POLİTİKALARININ KALKINMA STRATEJİSİ AÇISINDAN ÖZEL ÖNEMİ.

Giriş bölümünde belirttiğim gibi, Türkiye'nin "entellektüel atmosferinde" "toplumsal değişme ve gelişme", "ekonomik büyüme" kavramıyla birlikte anılan bir "kalkınma" olayı olduğu için, "kültür politikaları" çerçevesinde 1990'lı yılların sonunda UNESCO dokümanlarında yer alan kavramlar, daha 1960'lı yılların başında Türkiye'nin hem resmi belgelerine hem de tartışma literatürüne girmiş kavramlardır..

Bu çerçevede "Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı", açıkça birey başına milli gelir artışına yol açacak olan yüksek büyüme hızının nihai amaç olmadığını, asıl amacın, "Sosyal Refah" artışı olduğunu ve bu nedenle "sosyal adalet" kavramının "Plan Hedefleri ve Stratejisi" çalışmasında önemle vurgulandığını belirtmektedir (S.P.O., 1963: 2).

Yine aynı plan, daha "Giriş" bölümünde, okuma-yazma oranlarından, hasta başına düşen doktor sayılarından söz etmekte, kalkınmanın bu göstergelerde ortaya konulan sorunları çözmesinin beklendiğini söylemektedir.

Aynı gelenek otuz yıldan uzun bir süre sonra, Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planında da, 1992 Rioda toplanan Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansında belirlenen ilkelere ve 1995'de Konpenhag'da toplanan Birleşmiş Milletler Dünya Sosyal Kalkınma Zirvesinin kararlarına atıf yapılarak sürdürülmektedir. (T.C. Resmi Gazete, 1995: 4).

Türkiye'yi 2000 yılına taşıyacak olan Yedinci Beş Yıllık Plan, bu yaklaşımı şöyle formüle etmiştir:

"Türkiye'yi 21'inci yüzyıla taşıyacak olan VII'inci Plan, küreselleşmenin avantajlarından en üst düzeyde yararlanarak çağı yakalamayı ve ülkemizin gelişmiş dünya ülkeleri arasında seçkin yerini almasını hedeflemektedir. Bu amaçla, özgür ve demokratik bir ortamın sağlanmasına, bireyin ön plana çıkarılmasına, sürdürülebilir hızlı bir büyümenin gerçekleştirilmesine, toplumun yaşam seviyesinin yükseltilmesi ve gelir dağılımının iyileştirilmesine, üretken istihdamın arttırılmasına, sanayileşmenin hızlandırılmasına,

 

teknolojide atılım yapılmasına, dünya refahından daha yüksek pay alabilmek için eğitim düzeyinin yükseltilmesi ve toplumun tüm bireylerine yeteneklerine uygun eğitimin verilmesine, kültürel gelişmenin sağlanmasına, toplumun tümünün sosyal güvenlik ve temel sağlık hizmetlerine kavuşturulmasına ve sağlık hizmetlerinin kalitesinin arttırılmasına, çevrenin korunmasına ve geliştirilmesine çalışılacaktır" (T.C. Resmi Gazete, 1995: 16).

Aslında gerek Birinci Beş Yıllık Planda öngörülen endüstrileşme ve kentleşme hedeflerinin, gerekse Yedinci Beş Yıllık Planda öngörülen "Türkiye 21'inci yüzyıla çağdaş, üreten, gelirini adaletle paylaşan, insan haklarını ve demokratik özgürlükleri tam olarak kullanan, barış içinde bir ülke olarak girmelidir" hedefinin altında, "kalkınmanın" gerçekleştirilmesinde, toplum katılımının sağlanması ve bunun için de geniş kitlelelerin bu "toypekun kalkınma" seferberliğine katılmasının sağlanması amacı yatmaktadır.

Nitekim, Yedinci Plan, yukardaki hedefi belirledikten sonra, "Türkiye olanakları ve toplumsal dokusu ile bu atılımı gerçekleştirecek güce sahiptir" yargısını vererek, sürecin toplumsal yapı ve kültür boyutunu vurgulamaktadır (T.C. Resmi Gazete, 1995: 16).

Aslında bu yaklaşım Türkiye'ye yabancı değildir.

Daha 1970 yılında, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü ile Türk Sosyal Bilimler Derneği'nin "Türkiye'de Sosyal Bilimlerin Gelişmesi" adı altında ortaklaşa düzenledikleri bir seminerde, bütün bu sorunlar enine boyuna tartışılmış, özellikle Devlet Planlama Teşkilatı ile Sosyal Araştırmaların ilişkileri ve kalkınmanın kültürel boyutu çeşitli uzmanlar tarafndan derinliğine incelenmiştir.

Şu satırlar, bu konuda Türkiye'nin yaklaşımının otuz yıl önce de bugünkü çağdaş anlayıştan çok uzak olmadığını kanıtlamaktadır:

"Şüphesiz çağdaş değişmenin planlı olarak yaratılan veya bilinçli olarak yapılan yeniliklerin sonuçları olarak ortaya çıkan kısmı, eskiden olduğundan çok daha fazladır (Moore, 1963: 2). Bu durumun özellikle planlı kalkınma çabaları gösteren pek çok ülke bakımından daha geçerli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunun en önemli nedenlerinden biri ekonomik kalkınma hızının ekonominin içinde yer aldığı psikolojik ve sosyolojik ortamı yaratan çeşitli faktörlere bağlı olmasıdır (Government of India, tarihsiz: 9). Bir diğer neden ulusal kalkınma amaçları için halkın ve büyük sosyal grupların desteğinin sağlanması gerekliliğidir. Birleşmiş Milletler tarafından en yüksek öncelik alması gereken üç temel esastan biri olarak kabul edilen bu gereklilik de hiç şüphesiz planlı sosyal değişmeyi zorunlu kılan nedenlerden biridir (United Nations, 1962: 25)". (Kongar, 1970: 239).

 

 

III. SON YILLARDA TÜRKİYE'NİN KALKINMA AMACIYLA GERÇEKLEŞTİRDİĞİ KÜLTÜR POLİTİKASI ATILIMLARI

Bütün bu yukarda belirlenen genel yaklaşımların sonucu, Türkiye'de, "kalkınmaya yönelik kültür politikaları" açısından pek çok deney yaşanmıştır.

Bunların bir bölümü ne yazık ki, kendilerinden beklenen sonuçları verememiş, ama bir bölümü, Türkiye'nin çağdaşlamasında oldukça etkili olmuştur.

Örneğin, 1960'lı yılların başında kendisine büyük umutlar bağlanan, "Toplum Kalkınması" porgram ve projeleri, beklenen sonuçları veremeyen ve düş kırıklığı yaratan genel çabalardan biridir.

Toplum kakınması projeleri, eğer genel bir seferberlik yaratabilseydi, hem kırsal yerleşme alanlarında yaşayanların "sorun çözme kapasiteleri" artmış olacak hem de "demokrasi kültürü", bu projelerin geliştirdiği "katılım" davranışı sayesinde çok daha benimsenmiş olacaktı.

Buna karşılık, "nüfus planlaması programları" oldukça başarıyla uygulanan, günümüzde bile bu başarısını bir ölçüde sürdürebilen ve endüstrileşme ve kentleşme bağlamında gittikçe daha başarılı gözüken programlar arasındadır.

Burada hemen belirtilmesi gereken bir nokta, Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planında açıkça ifade edilen "endüstrileşme" amacının otuz yıl sonra oldukça hedefine varmış bir noktada görülmesidir.

1960 yılında, Kaba Ulusal Ürün (GSMH) içindeki yeri sadece yüzde 15.7 olan endüstri sektörünün payı, 1996 yılında yüzde 27.6'ya yükselmiştir (Kongar, 1998, 404).

Buna karşılık, endüstrileşmeye koşut olarak hedeflenmiş bulunan "kentleşme" ne yazık ki planlanamamış, bir "gecekondulaşma" süreci içinde başlayan "kent topraklarının hukuk dışı yağması", sonunda tüm siyaseti de ele geçirerek, "arabesk bir yağma kültürünün" tüm ülkeyi pençesine almasına yol açmıştır (Kongar, 1998:545-580).

Planlı kalkınma döneminde "kültür politikaları" açısından gerçekleştirilen en önemli değişmelerden birinin Kültür Bakanlığı'nın kurulması olduğunda hiç kuşku yoktur.

12 Mart 1971 "askeri muhtırası"nın ertesinde kurulan Kültür Bakanlığı, ülkenin kalkınma stratejisi açısından kültüre verdiği önem kadar, merkezi yönetimin, ülkeyi "yönlendirme çabasının da" bir ürünü olarak düşünülebilir ( Kongar, 1994:60).

Nitekim, farklı yaklaşımlara sahip, birbirinden çok farklı siyasal iktidarların kültür politikası uygulamaları, ülkenin kalkınma stratejileri açısından "kültür politikalarının" ne denli farklı hatta çelişik

 

 

biçimlerde ele alındığının çok güzel gözlemlendiği bir ortamı oluşturmuştur.

Bu farklı hatta çelişen uygulamalara bakıldığında iki temel yaklaşımın karşı karşıya kaldığı görüllür:

Bunlardan biri, ülkenin tüm tarihsel ve coğraf>î kültür birikimlerini sahiplenerek, bunları uluslararası düzeyde temsile ve geliştirmeye yönelik "özgürlükçü" bir yaklaşımdır.

Öteki ise, tarihin ve coğrafyanın birikimlerini, tek bir görüşe göre eleyip, bazı dönemleri dışlayarak, "milliyetçi-dinci" bir "şöven-şeriatçı" yaklaşımı benimseyen sınırlayıcı ve kısıtlayıcı bir kültür anlayışıdır (Güvenç, et.al., 1991).

Birinci anlayış, son yıllarda "kültür girişimi" adı altında bu sempozyumu da düzenleyen grubun yaklaşımı olarak vurgulanmıştır.

Buna karşılık, "sınırlayıcı ve kısıtlayıcı" olan ikinci yaklaşım, Bizans surlarını küçümseyen ve "yıkılabilir" ilan eden, bale yerine yağlı güreşi tercih ettiğini belirten "tasfiyeci" bir görüşün esiri olmuştur.

Ayrıca Kültür Bakanlığı'nın varlığı, hükümetlerin kültür işlerine verdiği önemin de bir göstergesi olarak, bütçe oranlarını da gündeme getirmiştir.

Bu çerçevede, 1992 yılında, genel bütçe içindeki payı zaten binde 7 olan Kültür Bakanlığı bütçesinin, 1998 yılında binde 3 dolayına indiğini belirtmek, yani kendi içinde yüzde 50 dolayında bir düşüşü vurgulamak bu konudaki ciddi sorunun dile getirilmesi açısından çok önemli bir göstergedir.

Kültür politikaları açısından son yılların en önemli sonuç verecek olan projesi, aslında ekonomik kökenli bir projedir:

GAP kısa adıyla anılan Güneydoğu Anadolu Projesi, Türkiye'nin eski Mezopotamya'yı yeniden aynı verimli niteliğine kavuşturmayı amaçlayan muazzam bir "bölgesel kalkınma" projesidir.

Güneydoğu bölgesindeki etnik ve siyasal sorunlar düşünüldüğünde GAP'ın gerek ekonomik kalkınma, gerekse kültürel gelişme açısından taşıdığı büyük önem daha net olarak ortaya çıkar.

21'inci yüzyıl Türkiye'sinin en önemli projesi, taşıdığı inanılmaz ekonomik ve kültürel potansiyel nedeniyle GAP'tır.

Geçtiğimiz yıllarda bu konudaki yatırımların eriştiği büyük hacim, gelecek için bir anlamda umut taşıyan girişmleri vurgulaması açısından oldukça anlamlıdır.

Yine geçtiğimiz yıllarda, "Fikri Mülkiyet Hakları" yasasının çıkarılmış olması ve bu yolla, başta bilgisayar porgramcıları, mimarlar yazarlar ve besteciler olmak kaydıyla, tüm yaratıcıların haklarının güvenceye alınmış olması, Türkiye'ye hem uluslararası planda saygınlık getirmiş hem de ulusal yaratıcığı teşvik etmiş bir adım olarak görülebilir.

Fakat yine son yıllardaki bir gelişme, bu konuda bir olumsuzluğu işaret etmektedir:

 

Türk filmleri üzerindeki yerel vergilerin, ithal filmler düzeyine çıkarılmış olması, her ulusal kültürün karşı karşıya kaldığı "küreselleşmenin kültürel saldırısı" karşısında Türk Film endüstrisini güçsüz bıraktığı için olumlu bir gelişme olarak algılanamaz.

Aslında "kültür politikaları" konusunda geçtiğimiz yıllarda, olumlu ve olumsuz anlamda pek çok değişme ve gelişme görmek olanaklıdır.

Örneğin, gelir vergisi ve kurumlar vergisi mükelleflerinin kültür ve sanat yatırımlarının, gelirlerinin yüzde 5'i oranındaki bölümünün vergi matrahı dış kalması olumlu, ama bu yasanın daha önce kurumlar vergisi mükelleflerine getirdiği "sınırsız matrah dışı kalma" avantajının kaldırılmış olması olumsuz bir gelişmedir.

Fakat bütün bu mikro ve makro gelişme ve değişmelerin her birinin üzerinde ayrıtıntılı olarak durmaya ne yerimiz ne de zamanımız izin veriyor.

Türkiye'nin hızla değişen bir ülke olduğu ve "kültür politikaları" konusunun ülkedeki en canlı tartışmaları içeren bir alan niteliği taşıdığı gerçeğine işaret ederek, şimdi olayı bir de UNESCO kararları çerçevesinde ele alalım.

IV. UNESCO KARARLARININ GENEL ÇERÇEVESİ

1. Giriş ve Genel Durum

2 Nisan 1998'de Stocholm'de yapılan UNESCO tolantısında, üye ülkeler tarafından hazırlanan ve 7 Nisan 1998 tarihinde onaylanan "Kalkınma İçin Kültür Politikaları Eylem Planı" dokümanı, 6 Ağustos 1982 yılında Mexico City'de yapılan "Kültür Politikaları Dünya Konferansı"nda kabul edilen sonuç bildirgesinde kültür için esas alınan tanıma atıf yaparak başlıyor:

Buna göre kültür sadece sanat ve edebiyat alanlarını değil, aynı zamanda "bir yaşam biçimlerini, temel insan hak ve özgürlüklerini, değer sistemlerini, gelenekleri ve inançları da kapsar".

Hiç kuşkusuz bu tanım, benim yıllardır yaptığım, "kültür, insanoğlunun, maddi ve manevi alanda doğaya ek olarak yaratttığı herşeydir" biçimindeki tarifime bütünüyle uyduğu için, UNESCO'nun bu yaklaşımını büyük bir içtenlikle benimsediğimi açıkça belirtmek isterim (Kongar, 1994: 19-20).

UNESCO dokümanına dikkatle bakıldığında, "Giriş" bölümünde formüle edilen yaklaşımın, esas olarak, kültürel farklılıkların, demokratik bir ortam içinde temel insan hak ve özgürlükleri çerçevesinde, birlikte ve barış içinde yaşaması ve ulusal kalkınmada bu uyum içindeki farklılığın seferber edilebilmesi ideali üzerine dayandırıldığını görmekteyiz.

Pek doğal olarak burada iki sorun birnden ortaya çıkmaktadır:

 

Birinci sorun hem ulusal sınırlar içindeki kültürel farklılıkların korunması ve hem de ulusal bütünlüğün muhafaza edilmesi sorunudur.

İkinci sorun, ulusal kültürlerin, küreselleşme karşısında korunarak geliştirilirken, farklı ulusal kültürlerin evrensel bir uyum içinde uluslararası arenada birlikte yaşamalarının ve ileri doğru gelişmelerinin sağlanmasıdır.

Her iki sorun da aynı güçlüğü yansıtmakatdır:

"Farklılık içinde uyum, ya da uyum içinde farklılık".

Hiç kuşkusuz, böyle bir "paradoksal paradigma" ancak gerçek bir "demokrasi kültürü" içinde yaşama geçirilebilir.

Oysa eski Sovyetler Birliği, ve özellikle eski Yugoslavya örnekleri, farklılıkların ulusal sınırlar içinde uyum içinde korunmasının güçlüğünü göstermekte, küreselleşmenin ulusal kültürleri yokedici etkileri ise, aynı sorunun yani farklı kültürlerin uyum içinde yaşamasının, uluslararası platformda sağlanmasının ne denli zor bir ideal olduğunu işaret etmektedir.

2. Genel İlkeler

UNESCO dokümanının "Genel İlkeler" bölümü ise, "sürdürülebilir kalkınma kavramı ile kültürel gelişmenin karşılıklı bağımlılıklarına" işaret ederek başlıyor.

Bu yaklaşımın, 1960'lı yıllardan beri Türkiye'de genel olarak, hatta "resmi olarak" kabul edilen yaklaşım olduğunu daha önce de belirtmiştim.

UNESCO dokümanının bu bölümü de, "kültürel farklılıkların ve çeşitliliklerin", toplumsal değişme ve gelişmede verimli sonuçlar verdiği temel anlayışı üzerine inşa edilmiş bir yaklaşımı yansıtmaktadır.

Bu konuda da bir önceki bölümde işaret ettiğim tüm paradoksal durumlar söz konusudur.

Nitekim, bu zorlukları dikkate alan UNESCO bu bölümü bitirirken, önce 11'inci ilke ile şöyle demektedir:

"Küreselleşme karşısında tehdit altında olan yerel ve bölgesel kültürler, savuna amacıyla kendi gelişme dinamiklerini engelleyici dokunulmaz duvarların ardına sığınmamalıdırlar".

Aslında UNESCO, 11'nci ilkeden de önce, 8'inci ilke çercçevesinde farklı kültürlerin "toprak bütünlüklerine ve ulusal egemenliklerine saygı gösterilmesini" "kalıcı ve adil bir barışın" ön koşulları olarak belirtmektedir.

Mevcut durumdaki çelişkileri ve zorlukları böylece özetleyen UNESCO 12'inci ve son ilke olarak da şöyle demektedir:

"Biz böylece, bütün insanları ve toplumları, şiddete karşı bir barış kültürüne geçişi sağlayacak gerçek beşeri gelişmeyi kolaylaştırıcı bir

 

 

biçimde, yaratıcılıklarını geliştirmek ve başkalarıyla birlikte yaşama yollarını oluşturmak konusunda destekliyoruz".

3. Gözlemler

Konferansın bu ilkeler çerçevesinde kabul ettiği gerçekler arasında, "sürdürülebilir kalkınma politikalarının mutlaka kültüre duyarlı olması gereği",önümüzdeki yüzyılda "bilgi toplumuna herkesin katılımının sağlanması gereği", "ulus duygusunun, çok yönlü toplulukların insanların ortak değerleri paylaştıkları bir ulusal birlik çerçevesi etrafında geliştirilmesi gereği", "sivil toplum örgütlenmelerinin hükümetlerce desteklenmesi gereği", "kültürel demokrasinin geliştirilmesi gereği", gibi öneriler dikkati çekmektedir.

4. Hedefler

Konferansın "Üye Ülkelere Önerilen Politika Hedefleri" bölümünde ise beş genel "hedef" yer almaktadır.

Birinci hedef, "Kültür politikalarının, kalkınma stratejisinin ana belirleyicilerinden biri yapılmasıdır".

İkinci hedef, "yaratıcılığın ve kültür yaşamına katılımın geliştirilmesidir".

Üçüncü hedef, "somut ve soyut, taşınabilir ve taşınamaz kültür mirasının korunması ve zenginleştirilmesi yönündeki politikaların ve uygulmaların desteklenmesi ve kültürel endüstrilerin geliştirilmesidir".

Dördüncü hedef, "bilgi toplumu içinde ve bilgi toplumu için, kültürel ve dilsel çeşitlililğin geliştirilmesidir".

Beşinci hedef, "kültürel gelişme için daha fazla insan ve para kaynağı tahsisidir".

V. TÜRKİYE'DEKİ DURUM

UNESCO dokümanının yukarda çok kısa olarak özetlenmiş olan içeriği açısından Türkiye'deki duruma baktığımızda oldukça ilginç bir manzarayla karşılaşıyoruz:

Kuramsal ve yasal olarak, kültür politikalarının kalkınma stratejilerinde kullanılması açısından hükümetlerin tutumu bakımından, Türkiye UNESCO dokümanı çerçevesinde oldukça ileri bir yapıda gözükmektedir.

Tiyatro ve Opera gibi sahne sanatlarına ve senfoni orkastralarına verdiği destek ile, sanat ve kültürün her alanında ve bu arada sinemada, yetersiz de olsa, fon sağlayıcı tutumu ile, kütüphaneler, müzeler, kültür mirasının korunması, halk kültürleri, yayın etkinlikleri alanındaki tutumu ve ayrı bir kültür bakanlığı örgütlenmesi ile Türkiye, özellikle beş yıllık

 

kalkınma planları çerçevesinde UNESCO'nun ilke ve önerilerine oldukça uygun bir yapı sergilemektedir.

Buna karşılık, uygulamada, ülkemizin pek çok eksiği olduğu ve gerçek anlamda yaratıcılığın özendirilmesi ve katılımın sağlanması bakımından daha çok yol alması gerektiği de ortadadır.

İnce ayrıntılara girmeden, uygulamadaki temel sorunları şu gruplar altında toplamak olanaklıdır:

1) 12 Eylül'den sonra, özellikle Özal dönemi ile birlikte, "çok partili temsili demokrasinin" "çete ve tarikat devleti" sapması sendromu had safhaya erişmiştir.

Bu oluşumun "demokrasi kültürünü" büyük ölçüde engellediği açık bir gerçektir.

Türkiye'nin "katılımcı temsili demokrasiyi" güçlendirici önlemleri bir an önce uygulamaya koyması ve UNESCO kararlarının uygulamaya geçirilmesi için ön koşul olan "Hukuk Devletinin Güçlendirilmesi" atılımını gerçekleştirmesi kaçınılmaz bir gereklilik olarak gözükmektedir.

2) Son yıllarda kentlere olan akının planlanamaması sonunda ortaya çıkan gecekondulaşma olayı, "yağma kültürünü" arabesk bir nitelikle tüm topluma egemen kılmış ve böylece Türkiye'de "temsili demokrasi" "tarihsel ve doğal kültür varlıklarımızı koruyamaz" duruma düşmüştür.

Doğal ve tarihi sit alanlarının korunması konusunda, kültür mirasımızın arsa spekülatörlerinin ve yağmacı politikacıların tasallutundan kurtarılması için derhal gerekli yasal ve yönetimsel önlemler alınmalıdır.

3) Sivil toplum kuruluşları, her ne kadar, özellikle Kültür Bakanlığı tarafından dikkate alınmakta ve kültür ve sanat alanlarına verilen destekler bu kuruluşlar aracılığı ile kanalize edilmeye çalışılmakta ise de, sanat ve kültür insanlarını bünyesinde toplayan vakıfların ve meslek örgütlenmelerinin ne sayıları ne de güçleri yeterlidir.

Sivil toplum kuruluşlarının özendirilmesi ve güçlendirilmesi için bu konudaki kamu politikaları gözden geçirilmelidir.

4) Kültür ve sanat alanına ayrılan kamu fonları çok yetersizdir ve bu fonlar yıllar içinde azalma eğilimi göstermektedir.

Merkezi hükümet dışında, yerel yönetimlerin kültür ve sanata katkıları da yok edenecek kadar azdır.

Bir yandan genel bütçe içindeki Kültür Bakanlığı bütçesinin payı arttırılmalı, öte yandan belediyeler, kültür ve sanat alanında yatırım ve etkinlik yapma konusunda özendirilmeli ve desteklenmelidir.

5) Bir siyasal ve kültürel görüş, sahne ve müzik sanatlarına ayrılan kamu fonlarının kesilmesi için her yıl TBMM'de çıkış yapmayı geleneksel bir davranış haline getirmiştir.

 

Bu tavır özellikle sahne sanatlarına yönelik önemli bir saldırı niteliği taşımakta ve bu alanlarda çalışanlar arasında önemli bir huzursuzluk kaynağı olmaktadır.

Bu saldırının önlenmesi için, kamunun kültür ve sanat alanındaki destekleri, özerk bir yapıya kavuşturulmalı ve sahne ve müzik sanatlarının politikacıların olumsuz tutumlarından etkilenmeleri önlenmelidir.

Burada, devletin kültür ve sanat alanında benimsemesi gereken rol, "destekle fakat karışma" biçimindeki bir ilke ile özetlenebilir.

6) Kültür ve sanat eğitimi, genel eğitim programları içinde çağdaş dünya ile bütünleşmeyi sağlayacak ve katılımı özendirecek bir yapıda değildir.

Bu nedenle, sekiz yıllık temel eğitimin de, lise eğitimin de yeniden, bu açıdan gözden geçirilmesi gerekmektedir.

VI. SONUÇ

Sonuç olarak, Türkiye'nin 1960'lı yıllardan beri, kültür politikalarını kalkınma stratejisi içinde gören bir resmi görüşü benimsemiş olduğu, ama bu benimsemenin, henüz yeterince verimli sonuçlar verecek düzeye erişmediği söylenebilir.

Bir başka deyişle, Türkiye, büyük bir ileri görüşlülükle UNESCO'nun 1998 yılında kabul ettiği "Gelişme İçin Kültür Politikaları Eylem Planı" belgesinde öne sürülen genel politikaları özellikle 1960'lı yıllarda ülkenin resmi kalkınma belgelerini temsil eden "Beş Yıllık Kalkınma Planları" içinde, genel kalkınma stratejisinin vazgeçilmez bir parçası yapmıştır.

Fakat ne yazık ki bu hukusal ve kuramsal durum, aynı biçimde uygulamaya aktarılamamış, her ne kadar devletin kültür ve sanat konusunda, Cumhuriyet döneminde oluşturduğu geleneksel destek politikaları bir ölçüde sürdürülmüşse de, hem insan ve para kaynakları hem yaratıcılığın ve katılımın gerçekleştirilmesi hem de özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi açısından özlenen hedeflere henüz varılamamıştır.

Bu çerçevede, Türkiye'nin, milli gelir düzeyi bakımından kendisine benzer ülkeler arasında, kültürel kalkınma açısından büyük atılımları vurgulayan bir yapıya sahip olduğu ama yine de Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilmiş bulunulan bu atılımların, onu, ileri endüstri ülkeleri düzeyine ulaştırmak konusunda henüz yeterli bir düzeye erişemediği, güncel bir gerçek olarak ortadadır.

 

 

 

 

 

 

KULLANILAN KAYNAKLAR:

S.P.O., 1963, First Five Year Development Plan, Ankara, State Planning Organisation.

T.C. Resmi Gazete, 1995, Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, Sayı, 22354, Mükerrer.

Kongar, Emre, 1971, "Araştırılacak Konu ve Sorunlarda Öncelikler", Türkiye'de Sosyal Araştırmaların Gelişmesi, Hacettepe Üniversitesi yayınları, D-11, Ankara.

Kongar, Emre, 1994, Kültür Üzerine, (4. basım) İstanbul, Remzi Kitabevi.

Kongar, Emre, 1998, 21. Yüzyılda Türkiye, (11. basım), İstanbul, Remzi Kitabevi.

Güvenç, Bozkurt; Şaylan, Gencay; Tekeli, İlhan; Turan, Şerafettin; 1991, Türk-İslam Sentezi, İstanbul, Sarmal Yayınevi.

UNESCO, 1998, Action Plan on Cultural Policies for Development, (Adopted in Stockholm on Thursday 2 April 1998 by the Intergovernmental Conference on Cultural Policies for Development)


  Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır.

Emre Kongar ile iletişim icin e-posta, site yöneticisi ile iletişim için e-posta

Son güncelleme tarihi 15 Temmuz 2019

Valid HTML 4.01 Transitional