Emre Kongar'ın Resmi* İnternet Sitesi


Kitaplar
   Emre Kongar Kitapların Listesi
   Green Bullet Remzi Kitabevi

Green Bullet Makaleler

Green Bullet Articles in English

Sürekli Yazılar

  Green BulletAydınlanma
  Green BulletBavul Dergi
  Green BulletMedya Notu
  Green BulletRemzi Kitap Gazetesi

Kitap Söyleşileri

  Green BulletNUTUK
  Green Bullet21. Yüzyılda Türkiye
  Green BulletABD'nin Siyasal İslam'la Dansı
  Green BulletBabam, Oğlum, Torunum
  Green BulletBen Müsteşarken
  Green BulletDemokrasimizle Yüzleşmek
  Green BulletHerkesten Bir Şey Öğrendim
  Green Bulletİçimizdeki Zalim
  Green BulletKızlarıma Mektuplar
  Green BulletTürk Toplumbilimcileri
  Green BulletYazarlar, Eleştiriler, Anılar
  Green BulletYozlaşan Medya ve Yozlaşan Türkçe

Yazılar

  Green BulletUyanan Ejderha: Çin
  Green BulletTrajikomik
  Green BulletKişisel - Genel

Emre Kongar Özgeçmiş Kısa Özgeçmiş

Emre Kongar CV Curriculum Vitae (in English)

Güncel Güncel Arşivi

www.kongar.org Ana Sayfaya Geri Dönüş


 

TÜRKİYE'NİN KÜLTÜREL ÖZ-ANLAYIŞI: AVRUPA BİRLİĞİ İÇİN BİR ZENGİNLİK

 

Avrupa Yolunda Türkiye ve Polonya-Değişim Sürecinde İki AB Aday Ülkesi Sempozyumu

 

5 Ekim 2001

Ankara, Orta Doğu Teknik Üniversitesi

 

PROF.DR. EMRE KONGAR

 

Giriş

Konu hakkında doğrudan doğruya düşüncelerimi belirtmeden önce birinci olarak bu toplantının düzenlenişinde büyük bir isabet olduğunu belirtmek isterim.

Bugüne kadar Türkiye ile AB ilişkileri hep tek başına ele alındı.

İlk kez iki aday ülke, karşılaştırmalı olarak AB ile ilişkileri açısından inceleniyor.

Hemen belirtmeliyim ki, Polonya, özellikle de Almanya'nın verdiği büyük destekten dolayı, şu anda AB'nin "en tercih ettiği aday ülke" konumunda.

Buna karşılık Türkiye, özellikle Yunanistan'ın olumsuz tutumundan ve Türkiye ile arasındaki sorunları AB platformuna taşıma kararından dolayı "en az tercih edilen aday ülke" konumunda.

Böylece belki de bu toplantı, "En çok tercih edilen aday ülke Polanya ve en az tercih edilen aday ülke Türkiye ile AB ilişkileri" arasındaki karşılaştırmalı bir inceleme olarak da düşünülebilir.

İkinci olarak belirtmek istediğim nokta, Türkiye ile Polonya arasındaki tarihten gelen sıcak ilişkilerin, bu iki ülkenin birlikte ele alınmasını daha da anlamlı kıldığıdır.

Bildiğiniz gibi, Polonya, yani o zamanki adıyla "Lehistan" bağımsızlığını yitirdiği dönemlerde Osmanlı İmparatorluğu'nun tam desteğine sahipti.

Padişah'ın yabancı ülke sefirlerini kabulü sırasında, sıra Lehistan büyükelçisine gelince "Lehistan sefiri" çağrısına, "yoldaaa" diye karşılık verilir, böylece İmparatorluğun, Lehistan'ın bağımsızılığını yitirmesini kabul etmediği, yeniden bağmsızlığına kavuşacağı günleri beklediği vurgulanırdı.

Üçüncü olarak belirtmek istediğim nokta, benim de konuşacağım bu oturumun adının güzelliği ve olumlu vurgulaması:

Oturumun adı, "Polonya ve Türkiye'nin Kültürel Öz Anlayışı: AB İçin bir Zenginlik."

Görüldüğü gibi, toplantıyı düzenleyenler, Polonya'nın ve Türkiye'nin Avrupa Birliği için "Kültürel bir zenginlik" olduğunu düşünüyorlar.

Bence bu da çok olumlu bir tutum.

Şimdi tebliğimin esas konusuna geçebilirim.

Türkiye'nin İki Farklı Kültür Kaynağı.

Türkiye kültürel bakımdan, dünyada benzeri pek kolay bulunamayacak bazı özelliklere sahiptir.

Bu benzersiz özellikler, Türkiye'nin geçirdiği hızlı güdümlü değişme süreçlerinin sonunda ortaya çıkmıştır.

Türkiye'nin bugünkü kültürel birikimi iki farklı kaynaktan gelir:

Birinci olarak, Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu'nun bir mirascısı, hem de onu yönetmiş olan bir mirascısıdır.

Bu özelliğiyle, İslam Dünyası'nın da bir üyesidir.

Kültürel dokusunun temelinde yüzyıllardan beri süzülüp gelen gelenek ve görenek biçimindeki İslami değerler vardır.

İkinci olarak, Türkiye, Atatürk Devrimleri ile bir çağdaşlaşma atılımı yaşamış ve bu süreç içinde, batılı değerler başta olmak üzere, çağdaş dünyanın kültürel değerlerini, Osmanlı Mirası üzerine aşılamış bir ülkedir.

Türkiye'nin bu iki özelliği birarada ona, bugünkü dünyada başka bir eşi olmayan "Laik ve Demokratik, Sosyal Hukuk Devleti" modelini Anayasasında kabul etmiş bir İslam toplumu özelliği kazandırmıştır.

Dolayısıyla, Türkiye, bir yandan tarihten gelen özellikleriyle bir İslam toplumunun kültürel niteliklerini, öte yandan Atatürk Devrimleri ile, bunların üzerine aşılanmış çağdaş kültürel ögeleri taşıyan bir toplumdur.

Bu özellikleriyle, gerek siyasal yapı, gerekse kültürel yapı açısından şu anda dünya dabaşka bir benzeri yoktur.

Bu nokta böylece belirlendikten sonra, Türkiye'yi, üye adayı olduğu Avrupa Birliği ülkeleri açısından karşılaştırmalı olarak değerlendirdiğimizde bir başka farklılık daha ortaya çıkmaktadır:

Bir Başka Farklılık Daha: Türkiye Endüstrileşme ile Değil, Bağımsızlık Savaşı ile Kuruldu.

Bilindiği gibi bugünkü Batı Avrupa ülkelerinin tüm yapıları, Hırıstiyan kültürünün üzerine endüstrileşme devriminin gelmesiyle biçimlenmiş toplumlardan oluşur.

Endüstri devrimi, bu ülkeleri, Orta Çağın din-tarım imparatorluğu yapılarından, çağdaş demokratik, endüstriyel, kentsel laik, ulus devlet yapılarına dönüştürmüştür.

İşte tam bu noktada, Türkiye'nin doğal bir endüstrileşme süreci sonunda ortaya çıkan bir siyasal ve kültürel yapıya sahip olmadığı anımsanmalıdır:

Tam tersine, Türkiye endüstrileşemediği için çökmüş ve yokolmuş bir imparatorluğun, Osmanlı İmparatorluğu'nun mirascısı olarak, bir "Kurtuluş Savaşı" ile kurulmuştur.

Yani bugünkü Türkiye'nin temellerinde endüstri devrimi değil, bir "Kurtuluş Savaşı" yatmaktadır.

Bu niteliği ile Türkiye, endüstrileşemenin ve onun getirdiği kentleşme ve demokratikleşme süreçlerinin tam anlamıyla egemen olduğu bir kültürel yapıya değil, bir din-tarım imparatorluğundan çağdaş bir demokratik endüstriyel toplum yapısına geçmeyi hedefleyen devrimlerle biçimlendirilmeye çalışılan ve kimi zaman geri dönüşlerden etkilenerek, eski feodal kalıntılarının bir bölümünü siyasal ve kültürel yapısında hala devam ettiren bir kültüre sahiptir.

Endüstrileşme sürecinin ve onun ardında yatan aydınlanma devriminin "kendiliğinden" oluşmadığı bir din-tarım imparatorluğunun kalıntıları üzerinde çağdaş bir demokratik ve endüstriyel-kentsel yapı oluşturmanın henüz tam anlamıyla yerleşememiş olmasının ardında, hiç kuşkusuz, Orta Çağ kalıntısı olan toprak ağalığının ve köle köylülüğün kültürel değerlerdeki etkilerinin sürmesi, buna karşılık, çağdaş sınıflar olan sermaye sınıfının ve işçi sınıfının yeterince güçlü olmamaları, yani laik-demokratik bir kentli-endüstriyel toplum değerlerinin bilincine tam anlamıyla varamamış olmaları belirleyici ögelerdir.

Sonuç olarak, Batı'da demokrasiyi geliştiren çağdaş sınıfsal değişme, Türkiye'de henüz tamamlanmamıştır.

Laikliğe ve demokrasiye sahip çıkan bir sermaye sınıfı ile, laikliği ve demokratikliği içine sindirmiş ve böyle bir düzen için mücadele etmiş bir işçi sınıfı henüz Türkiye'nin toplumsal ve kültürel yapısında tam anlamıyla egemen olamamışlardır.

Bunun sonucunda da hem bu sınıflar henüz yeterince gelişmedikleri için, hem de Türkiye'yi bir "Bağımsızlık Savaşı" ile kurdukları ve kurdukları düzeni koruyarak sürdürmek istedikleri için, askeri bürokrasi, toplumndaki ağırlığını sürdürmektedir.

Ayrıca kentsel kültürün eksikliği ve buna dayalı olarak günlük yaşamda görülen aksaklıklar da hep, Türkiye'nin bu endüstrileşme sürecini yeterince özümleyerek yaşayamamış olmasından kaynaklanır.

Böylece Türkiye'nin kültürel açıdan yapısal olarak AB'den farklı olan iki ayrı eksendeki özelliklerine değinmiş bulunuyorum.

Şimdi Türkiye'deki kamuoyunun bu konudaki yargılarına geçebiliriz.

Türkiye'deki Kamuoyu, Ülkeyi "Avrupalı" Görüyor.

Türkiye'de yapılan bütün kamuoyu araştırmaları, halkın Türkiye'yi yüzde 60'lar-70'lerde dolaşan büyük bir çoğunlukla "Avrupalı" olarak gördüğünü gösteriyor.

Türkiye'yi bir Orta Doğu ülkesi olarak görenlerin oranı yüzde 10'lar dolayında.

Buna karşılık, doğrudan doğruya AB üyeliği söz konusu olduğunda "Avrupalı" olma konusundaki kimlik eğiliminin daha düştüğü, yüzde 50 dolaylarına indiği gözlenmekte.

Kamuoyunun eğilimleri böyle olmakla birlikte, Türkiye'deki "kamuoyu liderlerinin" yani siyasal partilerin ve yazarların genel tutumunu üç ana gruba ayırmak olanaklıdır.

Birinci grup, AB üyeliğini "her derde deva" olarak görenlerdir.

Bunlara göre Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesi, bütün siyasal, toplumsal ve ekonomik sorunlarının çözümünü getirecektir.

Dolayısyla bu gruba göre Türkiye kayıtsız koşulsuz, Avrupa Birliği'ne girmelidir.

Kamuoyunda yaygın görüş budur.

İkinci grup, Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye düşman olduğuna, hiç bir zaman Türkiye'yi üye olarak almayacağına inanmakta, ayrıca AB'nin yeni emperyalizmin bir örgütü olduğunu düşünmektedir.

Özellikle Yunanistan'ın, Gümrük Birliği'ne katılan Türkiye'ye karşı, AB'nin anlaşmadan doğan yasal yardım zorunluluklarını bile yerine getirmesini veto ettiğine dikkat çeken bu grubun en büyük gerekçesi Yunanistan'ın, Türkiye ile arasındaki sorunların çözümü için AB'yi bir baskı aracı olarak kullanmakta oluşudur.

Küçük bir azınlık gibi görünmekte olan bu kamuoyu liderleri grubunun desteği zaman içinde giderek artmaktadır.

Üçüncü grup, başta Gümrük Birliği olmak kaydı ile, Türkiye Avrupa Birliği ilişkilerinin yeniden sakin bir kafayla masaya yatırılmasını her şeyin yeniden konuşulmasını isteyenlerdir.

Bu grup öteki gruplara göre sesini en az duyurabilen ve en a taraftar bulan gruptur.

Şimdi çok kısaca Türkiye'nin katılımı AB'ye kültürel olarak ne getirecektir, ona bakalım:

Türkiye'nin Katılımı AB İçin Gerçek bir Kültür Zenginliği Getirecektir.

Başta da belirttiğim gibi, Türkiye, yıllarca İslam dünyasının yönetimini elinde tutmuş bir imparatorluğun en azından kültürel mirasçısı olarak, öteki AB ülkelerinden çok farklı bir kültür birikimine sahiptir.

Üstelik bu kültür birikimi, üzerine çağdaş uygarlığın aşılandığı, yani çağdaş dünya ile etkileşime geçmiş bir toplumdaki kültür birikimidir.

Bu açıdan bazı simgeleri kullanarak şöyle diyebiliriz:

Türkiye'nin AB'ye üyeliği, müzikte, Mozart ile Itri'nin, resimde minyatür ile pentürün, edebiyat'ta Batı ile Doğunun senzelerini kazandıracaktır AB'ye.

Bu çerçevede, Türkiye'nin AB'ye katılımının, bu birliğe, Hırıstiyan-Katolik kültürü ile yoğrulmuş olan Polonya'dan daha büyük ve değişik bir katkı yapacağı söylenebilir.

Sonuç: Türkiye Zaten Avrupalı Bir Ülke Olma Yolundadır.

Sözlerime son verirken iki gerçeğe işaret etmek istiyorum.

Birincisi şu anda yaklaşık üç milyon "Türk kökenli Avrupalı" insanın Avrupa'da yaşadığıdır.

Yaklaşık iki buçuk milyonu Almanya'da yaşayan bu Türklerin profili 1970'li yıllarda yüzde 70'lerdeki bir çoğunlukla "işçi" idi.

2000'li yıllarda ise bu profil yüzde 70'lerde esnaf, girişimci, öğrenci gibi grupların egemenliğine geçmiş görünüyor.

Dolayısıyla, şu anda üç milyon "Avrupalı Türk" ya da "Türk Avrupalı" zaten AB sınırları içinde yaşamakta.

İkinci olarak söylemek sitediğim husus, Türklerin yüzyıllardır (daha Orta Asya'dan çıktıkları günden beri) Batı'ya doğru bir yürüyüş içinde olduğudur.

Bu yürüyüş Mustafa Kemal Atatürk'ün gerçekleştirdiği devrimlerle, "Çağdaşlaşma" olarak geriye dönülemez bir biçimde damgalanmıştır.

Türkiye gelecekte AB içinde yer alabilir ya da almayabilir, ama mutlaka "Avrupalı" bir İslam ülkesi olacaktır.

Tam bu bildirinin sunulduğu günlerde TBMM'nin yaptığı Anayasa değişiklikleri de, aslında "Avrupa'ya doğru" olan bu yürüyüşun küçük ve çekingen de olsa, atılmış yeni adımlarıdır.

Hepinizi saygı ile selamlarım.


  Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır.

Emre Kongar ile iletişim icin e-posta, site yöneticisi ile iletişim için e-posta

Son güncelleme tarihi 20 Mayıs 2019

Valid HTML 4.01 Transitional