Emre Kongar'ın Resmi* İnternet Sitesi


Kitaplar

Green Bullet Makaleler

Green Bullet Articles in English

Sürekli Yazılar

Kitap Söyleşileri

Yazılar

Emre Kongar Özgeçmiş Kısa Özgeçmiş

Emre Kongar CV Curriculum Vitae (in English)

Güncel Güncel Arşivi

www.kongar.org Ana Sayfaya Geri Dönüş


 

DEMOKRASİ KÜLTÜRÜ SORUNLARI

Prof. Dr. Emre Kongar

 

 

KÜLTÜREL AÇIDAN AVRUPA BİRLİĞİ'NE YAKLAŞIM SEMPOZYUMU

 

Kültür Girişimi

22-24 Kasım 2001

İstanbul

 

 

I. GİRİŞ

Demokrasi çok kısaca "temel hak ve özgürlüklerin güvencede olduğu bir çoğunluk yönetimidir".

Gerek "temel hak ve özgürlükler" anlayışı, gerekse buna dayalı bir yönetim olan "demokratik yönetim", "Endüstri Devrimi" sonrasında ortaya çıkan kavramlar olduklarından, "demokratik rejimler" "bir kültür ürünü olarak" endüstri toplumlarının sonuçlarıdır.

Dolayısıyla, "demokrasi kültürüne ilişkin sorunlar", özellikle "endüstrileşmelerini henüz tamamlayamamış olan" ülkelerde daha yoğun olarak göze çarpar.

Demokrasilerin, özellikle de "gelişmekte" olan demokrasilerin önünde hem kültürel hem de siyasal ve ideolojik olarak iki tuzak vardır:

Birinci tuzak, "temel hak ve özgürlüklere saygılı olması gereken", yani "azınlıkta kalan düşüncelerin de bir gün çoğunluk haline gelebilmelerine olanak sağlayan, çoğunluk iradesinin" bu özelliğinin göz ardı edilmesi ve dolayısıyla rejimin bir "çoğunluk diktatörlüğüne" dönüşmesi tehlikesidir.

Bu tehlike, "demokrasi kültürünün" yeterince gelişmediği toplumlarda, temel hak ve özgürlüklerin ihmal edimesi sonucunda ortaya çıkan ve uç örnekleri "devlet terörü" uygulamalarında görülebilen bir olaydır.

İkinci tuzak ise, demokrasinin temel ögelerinden biri olan "çoğunluk iradesinin" yerine, bir "azınlık iradesinin" konulması isteğinin, ve dolayısıyla, "bilim adına", ya da "Allah adına" "doğruları savunduklarını öne süren bir azınlığın" diktatörlüğünü savunan görüşlerin ağırlık kazanmasıdır.

Bu tehlikenin uç örnekleri de genellikle "terörist" nitelik taşıyan eylemlerin ortaya çıkmasında görülür.

Türkiye Cumhuriyeti, endüstrileşme sürecini kaçırmış olan bir imparatorluğun, Osmanlı İmparatorluğu'un mirasçısı olarak, endüstrileşme süreci sonucunda değil de, yenilmiş ve yıkılarak işgal edilmiş bir devletin topraklarında verilmiş bir "Bağımsızlık Savaşı" yoluyla kurulmuş olduğu için, bu her iki tuzağa da yakalanmış bir "demokrasi kültürü tarihine" sahiptir.

Çok Partili döneme geçildikten sonra, iktidara gelen ve 1950-1960 yıllarını kapsayan "Demokrat Parti dönemi", "temel hak ve özgürlükleri" geliştireceğine, bunları sınırlayan ve kısıtlayan bir yaklaşım uyguladığından, tipik bir "çoğunluk diktatörlüğü" tuzağına yakalanmış olan bir yönetimin uygulaması olarak görülebilir.

Türkiye Cumhuriyeti, 1950-1960 arasında, "demokrasiyi geliştirmek ve yerleştirmek" bakımından çok büyük fırsatı tarihin çöplüğüne atmıştır.

Bunun temel nedeni, o dönemde, henüz endüstrileşmenin ivme kazanmamış olması ve geniş köylü kitlelerinin "seçmen tabanını" oluşturmasıdır.

Yönetimi devir aldıkları "Tek Parti Yönetiminin" uygulamalarıyla yetişmiş olan Demokrat Parti yönetcileri, kendi iktidarlarında da, "temel hak ve özgürlükleri" geliştirmek yerine eski baskıcı yöntemlere başvurmayı kendi yönetimleri açısından daha kolay bulmuşlardır.

Dinci ve milliyetçi söylemlere yatkın olan "geniş halk kitleleri" de, kendilerini topraktan bağımsızlaştıran, özgürleştiren, işçileştirerek ve kentlileştirerek demokrasi bilincini geliştiren bir "toplumsal-siyasal-ekonomik-kültürel süreci" yani endüstrileşmeyi yaşamamış oldukkları için bu yönetime destek vermişlerdir.

Her ne kadar, bu süreç, sonunda "Demokrasi adına yapılan bir askeri darbe" ile, 27 Mayıs 1960 tarihinde son bulmuş ve bu darbe dünyanın en ileri ve en demokratik Anayasalarından biri olan 1961 Anayasası'nı uygulamaya koymuşsa da, bu kez Türkiye, demokrasilerin önünde bekleyen ikinci tuzağa yakalanmıştır:

1968'lerin sonunda başlayan bir "ideolojik azınlıklar terörü" solda ve sağda Türkiye'yi pençesine almıştır.

Sağda, kendilerine "ülkücü" diyen ırkçı-milliyetçi teröristler, solda ise "devrimci" olduklarını öne süren goşist eylemciler, "demokrasinin sınırlarını" silahlı eylemler ve cinayetler ile "kendi dar azınlık görüşlerine göre" daraltmaya çalışmışlar ve sonunda 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbeleri ile, ne denli demokratik olduğu çok tartışmalı görünen 1982 Anayasası, yani "temel hak ve özgürlükleri" korumaktan çok sınırlayan ve kısıtlayan bugünkü Anayasamız ortaya çıkmıştır.

Ama Anayasa'dan çok daha önemli olarak, Türkiye'deki demokrasi tarihi, yukarda sözünü ettiğim her iki tuzağın trajik sonuçlarına da tanık olmuş bir toplum yaratmıştır.

Bugün Avrupa Birliği ile aramızdaki en önemli teknik problemlerden birini oluşturan "temel hak ve özgürlülerin geliştirilmesi" sorununun altında, işte Türkiye'deki "demokrasi kültürü" açısından yaşanan bu tehditlerin günümüzdeki Anayasaya yansıyan gölgeleri önemli bir yer tutmaktadır.

Ama hemen belirtmek gerekir ki, bu arada endüstrileşme sürecinde de önemli adımlar atan toplum, 1982 Anayasası'nı "daha demokratik bir çizgide" değiştirmeye başlamıştır.

Her ne kadar bu "Daha demokratik bir Anayasa, şeffaf toplum, sorun çözen ve yöneten bir demokrasi" gibi özlemlerin altında, Türkiye'nin Avrupa Birliği yolunda uymak zorunda olduğu Kopenhag ölçütleri önemli hedefler olarak ortaya çıkmışsa da, son tahlilde, Türkiye'deki demokrasinin, "kendi vatandaşları" için geliştirileceği ve endüstriyel bir toplumun gereklerini karşılayacağı varsayılabilir.

II. BUGÜNKÜ İDEOLOJİK SORUNLAR: DİNCİ VE AYRILIKÇI IRKÇI İDEOLOJİLERİN TEHDİTLERİ.

Yirmibirinci Yüzyıl'ın başında, Türkiye'deki demokrasinin önünde iki "siyasal-ideolojik" tehdit, bütün canlılığı ile tarihten gelen bu her iki tuzağın da tekrarlanması tehlikesini bütün canlılğı ile korumaktadır.

Demokratik rejimin yerine, dine dayalı bir "Şeriat Devleti" kurmak isteyenler, "çoğunluk adına" kendileri gibi düşünmeyenlerin temel hak ve özgürlüklerini baskı altına alarak, rejimin bir "çoğunluğun diktatörlüğüne" dönüşmesi tehdidini temsil etmektedirler.

Bunlar, çok ilginç bir biçimde bir yandan, bazı terör örgütleri aracılığıyla aralarında Prof. Muammer Aksoy, Doç. Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Uğur Mumcu, Prof. Ahmet Taner Kışlalı gibi ünlü bilim insanları ve yazarlar olan "demokratik ve laik rejimin savunucularını" katletmekte, toplum üzerinde çeşitli baskılar uygulamakta, öte yandan bu savaşlarına, çoğunluğu temsil ettikleri ve "inanç özgürlüğünü savundukları" gerekçesi ile demokrasi adına destek istemektedirler.

Amerika'yı vuran 11 Eylül terörü, Türkiye'deki demokrasiye yönelmiş olan bu tehdidin "uluslararası görünümünden başka bir şey değildir".

Demokratik rejime yönelmiş görünen öteki "siyasal-ideolojik" tehdit ise, ırkçılık üzerine kurulu bir ayrılıkçı akımdır.

Bu akım da bir yandan PKK aracılığı ile bir sıcak savaş sürdürürken ve yaklaşık 30 bin kişinin katledilmesine yol açarken,, öte yandan "temel hak ve özgürlükler adına" eylemine demokrasi temelinde destek istemiştir.

Bu tehdit de "demokrasinin" bir "azınlık adına" yozlaştırılması tehlikesini taşımaktadır.

İşin ilginç yanı, Avrupa Birliği'ni oluşturan ülkelerin bazıları, bu her iki "demokrasi tehdidine de destek vermekte", bir bölümü açıkça terör örgütü niteliği taşıyan bazı kuruluşları ülkelerinde barındırarak beslemektedirler.

III. BİR SORU: DEMOKRASİ KENDİSİNİ NASIL KORUYACAKTIR.

Bütün bu yaşananlar, Türkiye'de "Demokrasinin kendini koruma hakkı" tartışmasını gündeme getirmiştir.

Birinci soru şudur:

Demokrasi, kendisini, yani temel hak ve özgürlükleri, "milli irade adı altındaki" bir çoğunluk saldırısına karşı nasıl koruyacaktır?

İkinci soru da şudur:

Demokrasi kendisini, "temel hak ve özgürlükler bağlamında" yapılan ve kendisini yok etmeyi amaçlayan bir azınlık saldırısına karşı nasıl koruyacaktır?

Daha açık bir ifadeyle şu soru ortaya çıkmakadır:

"Din ve inanç özgürlüğü adına, ya da ırkçılık, milliyetçilik ve siyasal ayrılıkçılık adına demokrasiyi yok etme hakkı ve özgürlüğü savunulabilir mi?"

Kısacası soru şudur:

"Demokratik hak ve özgürlükler adına, demokrasiyi yok etme hakkı ve özgürlüğü savunulabilir mi"

Diyelim ki bu sorunun yanıtını "Hayır" olarak verdik.

Ne yazık ki o zaman da sorun sona ermemekte, bu kez de "Demokrasi kendini nasıl koruyacak" sorusu gündeme gelmektedir.

Daha doğrusu "Demokrasi, temel hak ve özgürlükleri zedelemeden, kendini hangi çerçevede, ne biçimde ve nasıl koruyacak" sorusu büyük önem kazanmaktadır.

Ben burada, Türkiye'nin gerek geçmişte yaşadığı, gerekse bugün yaşamakta olduğu, "demokrasinin önündeki çoğunluk ve azınlık tehditleri" konusunu, bu soruyu sorarak burada bırakmak istiyorum.

Çünkü biliyorum ki, sorun, benim önerilerimi fazlası ile aşacak bir boyuttadır ve hem halkın hem de yöneticilerin "demokrasi bilinci" düzeyi ile hem de onu üreten "toplumun endüstrileşmişlik yani kalkınma düzeyi" ile yakından ilgilidir.

Şimdi izninizle, "gelişmekte olan demokrasileri" tehdit eden ve Türkiye'nin de gündeminde olan bir başka soruna, "ekonomik yağma" sorununa değinmek istiyorum.

IV. TÜRKİYE'DE DEMOKRASİ BİR YAĞMA REJİMİNE NASIL DÖNÜŞTÜ.

Bugünkü Türkiye'yi pençesine almış görünen hortum ve soygun düzenini, sadece bir kaç kişinin ya da bir veya iki partinin eseri değildir.

Hatta bu düzen, sadece son yirmi yılın, yani yağmacılığın doruğa ulaştığı Özal döneminin bir sonucu da değildir.

Bu sorunun büyüklüğünü, önemini ve anlamını iyi yakalamak için Türkiye'de demokrasi kültürünün gelişmesi tarihne "ekonomik yaklaşımla" bakmak gerekmektedir.

1. Yağma Düzeninin Tarihsel Olarak Kökenleri.

Osmanlı ekonomisinin son yıllarda artık bütünüyle hem iç hem de dış yağmaya dayalı bir düzene dönüşmüş olduğu bütün tarihçilerin üzerinde ittifak ettikleri bir görüştür.

Bağımsızlık Savaşı'nı kazandıktan sonra yeni Cumhuriyeti kuranların ilk ekonomik amacı, düzgün işleyen bir ekonomi yaratarak, kalkınma sorununu çözmekti.

Bağımsızlık Savaşı sonrasında ülkenin siyasal yapısı yeniden düzenlenmiş ama değiştirilmesi çok zor olan ekonomik yapıda belli dönüşümlerin gerçekleştirilmesi için yapılan atılımlar sırasında büyük engellerle karşılaşılmıştı.

Osmanlı'dan devralınan yağma düzeninin ilk belirtileri Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında da derhal ortaya çıkmış, fakat Atatürk ve İsmet Paşa sayesinde derhal bastırılmıştı.

Fakat, yağma düzeni hem yukardan aşağı, hem de aşağıdan yukarı iki ayrı toplumsal süreç olarak 1950 yılından sonra hız kazanmış, toplumu bir kanser gibi pençesine almıştır.

İşin ciddiyeti, bu oluşumun yarım yüzyıllık bir zaman dilimi içinde kök salmış, ayrıca hem yukardan aşağı hem de aşağıdan yukarı yaşanan iki farklı toplumsal sürecin birbirini destekleyerek güçlendirmiş olmasında yatar.

Türkiye'de yağma düzeni hem politikacılar tarafından yukardan aşağı, hem de halk tarafından aşağıdan yukarı yaşanan toplumsal değişmelerle kök salmıştır.

2. Yağma Düzeninin Yukarıdan Aşağı Oluşumu.

Yukarıdan aşağı olan sürecin altında iktidarların iktisat politikalarının, yani devlet eliyle özel teşebbüs yaratma politikalarının yozlaştırılması, aşağıdan yukarı doğru olan sürecin altında ise kentleşme olgusunun toprak yağmasına, yani gecekondulaşma olgusuna dönüşmesi yatmaktadır.

Bağımsızlık Savaşını kazanan Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının kurdukları "Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti", aslında, Osmanlı'nın tarıma dayalı, iflas etmiş ekonomisini devralmıştır.

Yeni Cumhuriyet endüstrileşmeyi yakalayacaktır ama, özel girişim yoktur ülkede.

Bu durumda, Atatürk ve İsmet İnönü, "devletçilik" adı altında iki akılcı ekonomik politika izlerler:

Birinci olarak, olmayan özel teşebbüsün yapması gereken yatırımlar devlet eliyle gerçekleştirilecek, ikinci olarak da özel sermaye birikiminin oluşması devlet eliyle desteklenecektir.

Birinci sanayi planı çerçevesinde kurulan Sümerbank, Etibank gibi işletmeler birinci politikanın sonucudur.

İş Bankası'nın kurulması, Vehbi Koç'un, o sıralarda tek seçenek gibi görülen Alman sermayesine ve uzmanlığına karşı inşaat işlerinde "milli sermayenin güçlendirilmesi" bağlamında devletçe desteklenmesi, ikinci politikanın sonucudur.

Tabii bu "devletçe destekleme", pek çok yerli ve yabancı tüccarın iştahını kabartır:

Atatürk'ün ve İnönü'nün çevresindeki "nüfuzlu" kişilere "mümessillikler" önerilir.

İş Bankası çevreleri ise, hem "nüfuzludur" hem de açıkça "özel girişimcidir".

Bu çevrelere "aferistler" denilir.

İşte İsmet Paşa'nın Meclis koridorlarında, "Ben bu ülkeyi aferistlere yağmalatmam" diye bağırması bu dönemdeki "nüfuz ticaretine" karşı resmi yönetimin dürüst tepkisinin bir simgesidir.

Fakat siyaset ile ticaret arasındaki kirli ilişkiler yönetime de sızar, hisse senedi yatırımı yapan bakanlar, devlet ihalelerinden çıkar sağlayanlar görülür; görülür ama, bunların üzerine gidilir, kimi istifa ettirilir, kimi yargılanır ve mahkum olur.

Derken, Demokrat Parti iktidara gelir.

Demokrat Parti yönetimi, sadece Soğuk Savaş döneminin bir yansıması değil aynı zamanda toprak ağalığının ve İş Bankası çevrelerinin "aferist" damgalı anlayışının da iktidarıdır.

"Nurlu ufuklar", "Küçük Amerika", "Her mahallede bir milyoner" söylemleri bu dönemde, "devlet eliyle özel girişim yaratma" politikasının, artık yozlaştırılarak "nüfuz ticaretine" dönüşmesini simgeleyen sloganlar olarak ortaya çıkar.

Aynı "nüfuz ticareti", 1960'lardan sonra Adalet Partisi'nin ikitdarında "Büyük Türkiye" sloganı ile topluma egemen olur; artık politikacıların akrabalarının ekonomik ve mali skandalları, kaçakçılık ve yolsuzluk olayları gündeme gelmiştir.

"Devlet eliyle özel teşebbüs yaratma politikası" yozlaştırılarak, "devlet eliyle belli bir siyasetçiyi şahsen destekleyen özel girişimci yaratma" politikasına dönüşmüştür.

Bu politikanın temelleri daha Demokrat Parti döneminde atılmış, örneğin, Vehbi Koç'a, "devlet olarak" gördüğü CHP'den ayrılıp, DP'ye geçmesi için akıl almaz baskılar uygulanmıştır.

AP döneminde bu yozlaştırılmış "destekleme" politikası, Soğuk Savaş şemsiyesi altında "anti-komünizm" ile de kamufle edilir ve yağma düzeni artık kurumlaşma yoluna girer.

Yağma düzeninin, politikacı-tüccar arasındaki kişisel ilişkilerde doruk noktasına ulaşması 1980'lerde ANAP iktidarı döneminde gerçekleşir.

Politikacılar alenen, Anayasaya bile aykırı olan yatırımları, politikacı-sermayedar işbirliği ile, hem "devletin ekonomik politikasından kişisel çıkar sağlayarak zengin olmak" hem de "kendilerini destekleyen özel girişimci" yaratmak için devreye sokar.

Böylece yağma düzeni artık "devlet politikası" olarak "yukardan aşağı" doğru, elli yıllık bir süreç içinde bütünüyle kurumlaşır.

3. Yağma Düzeninin Aşağıdan Yukarı Kurumlaşması.

İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan yeni dünya dengeleri ve Soğuk Savaş, Türkiye'de "Çok Partili Düzen"e geçiş süreci ile çakıştı.

Kurulan yeni dünya dengeleri çerçevesinde, Amerika'nın liderliğindeki Batı Dünyası içinde yer alan Türkiye, ekonomik ve siyasal açıdan yeni açılımların ve atılımların eşiğindeydi.

Bu açılım ve atılımların başında da "tarımın canlandırılması" ve "geniş kitlelerin (yani köylülerin) demokratik düzene katılımlarının sağlanması" geliyordu.

Bu soyut açılımın somut uygulaması "tarımın makinalaşması" yani tarıma traktörün girmesi biçiminde görüldü.

Pek doğal olarak bu "makinalaşma" sürecinde pek çok acemilik yaşandı, yedek parça ve servis eksiklikleri, Türkiye'nin önce bir "traktör mezarlığına" dönüşmesine yol açtı, ama sonunda "teknolojik gelişme" rayına oturdu ve tarımın "makinalaşması" sağlandı.

Olay, daha tarihsel ve ekonomik anlamda "rayına oturmadan" önce bile, traktörün tarlaya girmesi, derhal sosyolojik sonuçlarını verdi: Tarımdan, yani kırsal alanlardan "makinalaşmanın" açığa çıkardığı iş gücü, kentlere hücum etti.

Kentler buna hazırlıklı değildi tabii.

Siyasal iktidar ise kentsel planlamaya hiç de sıcak bakmıyordu.

Sonuç, hazine, vakıf ve belediye arazileri üzerinde (hatta kimi zaman özel mülkiyetteki arsaları bile işgal eden bir biçimde) tam bir gasp eylemi ile ortaya çıkan "gecekondu" bölgeleri oldu.

Gecekondu halkı, köyünden kopmuş, kentte yeni yaşam olanakları arayan, ama içinde yaşadığı ev dahil, hemen hemen hiç bir "meşru" dayanağı (örneğin sabit bir işi ve geliri) olmayan, son derece dinamik, atılgan ve hatta saldırgan bir niteliğe sahipti.

Bu nüfus, gerek gasp yoluyla (önceleri mafyaya sonraları yerel yönetimlere rüşvet vererek) edindiği evini meşrulaştırmak, gerekse düzgün ve sürekli bir iş bulmak, çoluğuna çocuğuna eğitim ve sağlık gibi hizmetleri ve hatta onlardan da önce, evine su ve eletrik gibi temel gereksinmeleri sağlamak için canhıraş bir uğraş içine girdi.

Toplumun bütün resmi ve gayri resmi ilişkilerini, kentteki varlığını sürdürebilmek ve tabii geliştirebilmek için seferber etti.

Bu arada siyaseti keşfetti.

Önce yerel sonra da ulusal düzeyde, en atılgan, en etkin ve dolayısıyla en belirleyici biçimde, siyasetteki yerini aldı.

Yerel düzeyde, belediye meclisi üyeliklerini, belediye başkanlıklarını, ulusal düzeyde, parti delegeliklerini ele geçirdi.

Köyünden kopup geldiğinde elde ettiği "gayri meşru evini meşrulaştırmak için kullandığı yol ve yöntemler" artık onlar için günlük yaşamın normal ve doğal davranışları olmuştu:

Rüşvet, particilik, hemşehrilik, (sonradan) tarikat, ticaret ve etnik grup ilişkileri, toplumun, güvenlik, adalet, eğitim gibi resmi hizmet ve sorun çözme yöntemlerinin yerini aldı.

Sonunda gecekondular kentlere, kentler de siyasete egemen olunca, "yağma düzeni" aşağıdan yukarı doğru da kurumlaştı.

4. Yukardan ve Aşağıdan Gelen Yağma Eğilimlerinin Buluşması.

Çok partili siyasete geçiş, ne yazık ki sadece Türkiye'nin iç dinamiklerine bağlı olarak gelişmedi.

Tam tersine "Soğuk Savaş" Türkiye'deki çok partili düzen ile çakıştı ve dış dinamikler, iç dinamiklerden çok daha belirleyci olarak Türkiye'nin yazgısını etkiledi.

Yeni dönemde hem dinci ve milliyetçi ideolojilerin Sovyetler Birliği'ne karşı seferber edilmesi, hem de geniş köylü kitlelerinin sistemle bütünleştirilmesi hedefleri ön plana çıktı.

Bu ideolojik hedefler, birbirini destekleyen bir biçimde, "geniş köylü kitlelerinin, dinci ve milliyetçi ideolojiler çerçevesinde sistemle bütünleştirilmesi" biçimine dönüştürüldü ve tek parti döneminin alışkanlıkları ile yetişmiş bulunan Demokrat Parti yönetcilerinin elinde, rejim, "çoğunluğun baskısı" haline geldi.

Bu çerçevede "serbest seçimler", dinci ve miliyetçi yaklaşımların," yol, köprü, baraj edebiyatı ve nurlu ufuklar hedefi" söylemleriyle (ve bir ölçüde eylemleriyle) desteklenerek, köylülerin kent topraklarını yağmalamasına izin verilmesi üzerine dayandırılan kampanyalalara dönüştü.

Böylece siyaset, yukardaki "aferist" politikacılarla, aşağıdan gelen, gözlerini yağma hırsı bürümüş insanların, dinci ve milliyetçi ideolojiler aracılığıyla buluştuğu, bütünleştiği bir platform halini aldı.

Bu oluşum, "anti-kominizm"e dayalı "Soğuk Savaş" bağlamında, dış konjonktür tarafından da desteklendi.

1950'den itibaren Demokrat Parti ile başlayan bu birleşme ve bütünleşme süreci 1965 seçimleriyle iktidara gelen AP döneminde belirginleşti, 1975 Milliyetçi Cephe dönemleriyle gelişti, 1983 ANAP dönemi ile de doruğuna ulaştı.

Böylece siyaset, "halkla bütünleşmiş izlenimi veren bir biçimde toplumsal zenginliklerimizi yağmalayarak hayat kazanma" yolu oldu: Hem liderler, hem de ulusal ve yerel siyasal kadrolar için.

Ne yazık ki, siyasetin bu yozlaşması doğrudan doğruya "demokrasi kültürünü" de etkiledi, ve Türkiye'de demokrasi kültürü, siyasal yollarla toplumsal ve tarihsel zenginliklerimizin yağmalanması anlamanı kazandı.

V. SONUÇ.

Türkiye'de yaşanan "demokrasi sorunları" çok kabaca, "ideolojik-siyasal sorunlar" ve "ekonomik yağma sorunları" olarak iki büyük grupta irdelenebilir.

Herkesin üzerinde durduğu ve Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri çerçevesinde gündeme getirilen "İdeolojik-siyasal sorunların" çözümü yasal etkinlikler ile "oldukça kısa bir zaman içinde" olanaklı olabilir.

Türkiye'deki demokrasinin asıl sorunu ise "ekonomik yağma sorunu" olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu sorun ise o denli yapısal bir nitelik kazanmıştır ki, bunun çözümü hiç de o kadar kolay görünmemektedir.


  Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır.

Emre Kongar ile iletişim icin e-posta, site yöneticisi ile iletişim için e-posta

Son güncelleme tarihi 4 Kasım 2019

Valid HTML 4.01 Transitional