Emre Kongar'ın Resmi* İnternet Sitesi


Kitaplar

Green Bullet Makaleler

Green Bullet Articles in English

Sürekli Yazılar

Kitap Söyleşileri

Yazılar

Emre Kongar Özgeçmiş Kısa Özgeçmiş

Emre Kongar CV Curriculum Vitae (in English)

Güncel Güncel Arşivi

www.kongar.org Ana Sayfaya Geri Dönüş


 

27 Temmuz 2020

Diyanet işleri Başkanı'nın Ayasofya Hutbesi'ndeki Bilgiler Doğru mu?

Diyanet İşleri Başkanı, Danıştay'ın Osmanlı Vakıf Hukukunu bile yanlış yorumlayarak, statüsünü müzeden tekrar camiye dönüştürdüğü Ayasofya'da kılınan Cuma namazında, bir hutbe okudu ve şu sözleri söyledi:

"Fatih Sultan Mehmet Han, gözbebeği olan bu muhteşem mabedi kıyamete kadar cami olmak kaydıyla vakfedip müminlere emanet bırakmıştır.

Bizim inancımızda vakıf malı dokunulmazdır.

Dokunanı yakar. Vakfedenin şartı vazgeçilmezdir.

Çiğneyen lanete uğrar."

Bu sözler kamuoyu tarafından "Atatürk'e lanet okudu" biçiminde algılandı ve müthiş bir infial yaratarak, Başkan hakkında suç duyurusunda bulunuldu.

Bu sözler elbette, Atatürk ve arkadaşları tarafından kurulan Cumhuriyet ile İnönü ve arkadaşları tarafından geçilen Çok Partili Düzen sayesinde iktidara gelmiş olanların, inanılmaz bir aymazlık ve vefasızlıkla Cumhuriyet'e, Atatürk'e ve İsmet İnönü'ye karşı yürüttükleri karalama kampanyasına dayalı yanlış ve zararlı siyasetin bir yansıması olarak düşünülebilir.

Yanlış bir siyasal politika sonucu olan ve demokrasi ahlakı bakımından da kabul edilemez nitelik taşıyan bu tavrın yanında, yapılan yorumun bir de tarihsel gerçeklere uygunluk sorunu var ki, bir kaç tarihçi uzman ve akademisyenden başka, hemen hemen kimse bu sözlerin tarihsel yanlışlığı üzerinde durmadı.

Ben bu yazıda iki uzmanın, Murat Bardakçı ile Harvard Tarih Profesörü Cemal Kafadar'ın yorumlarını aktarmakla yetineceğim.

Önce Murat Bardakçı'nın bu hutbenin okunuşundan bir hayli zaman önce yazmış olduğu "Ayasofya Bedduası" hakkındaki yazısını aşağıda alıntılıyorum.

* * *

Murat Bardakçı 11 Temmuz 2012 tarihinde

"ÖĞRETEBİLİRSEN ÖĞRET BAKALIM!"

başlıklı yazısında söyle demiş:

"GAZETEDEKİ e-mail hesabıma hemen her gün dünya kadar mesaj gelir.

Mesajlarda kendi görüşlerini yazanlar da vardır, benim yazdıklarımı beğenmeyip ağzına geleni söyleyenler veya ciddî sorular gönderenler yahut doğru bildikleri bazı tuhaflıklar hakkında bilgi isteyenler de...

Tuhaf soruların çoğunda, aslı astarı olmayan iddiaları doğrulatma çabası vardır...

Bu gibi soruların temelindeki iddiaların bırakın doğru olmalarını, olayların bu şekilde yaşandığının düşünülmesinin bile tuhaflığına rağmen iddia edilen garabetlere inananlar mevcut, hem de çok fazla!

Zira okumayan, araştırmayan ama kulaktan dolma ve doğruluk ile hiçbir alâkası olmayan yalan-yanlış söylentileri "bilgi" zanneden bir toplum olduk!

İşin daha da fena tarafı toplumun, özellikle de gençlerin büyük kısmının, bilgi zannedilen yanlışlarla donanmanın hafızaya işitme yoluyla, yani en kolay şekilde nakşedilmesi yüzünden gerçek bilgiye artık inanmamaları!

PİRÎ REİS YALAN YAZMIŞ!

Verebileceğim dünya kadar örnek var ama şimdilik sadece ikisini yazayım:"

(Bardakçı bundan sonra Piri Reis'in haritası konusunda gerçekleri anlatmaya çalışan bir hocanın sınıfta başına gelenleri anlatıyor ve şöyle devam ediyor)

"AYASOFYA BEDDUASI

Böylesine tuhaf bir hadise benim de başıma geldi...

İnternette aylardan buyana Fatih Sultan Mehmed'in "Ayasofya bedduası" diye bir geyik almış başını yürümüştü, hâlâ da devam ediyor...

Fatih, güyâ, Ayasofya için hazırlattığı vakfiyesinde "Benim cami haline getirdiğim bu mekânı kim camilikten çıkartırsa, o kişinin üzerine Allah her türlü lâneti yağdırsın" demişti...

Haftalar boyunca bu bedduanın tam olarak hangi sözlerle ifade edildiğini soran mesajlar alınca, bizim Tarihin Arka Odası'nda bir açıklama yapalım ve Fatih Sultan Mehmed'in böyle bir ifadesinin bulunmadığını belgeleriyle gösterip işin aslını anlatalım diye düşündük...

Fatih'in meşhur Ayasofya Vakfiyesi, 1940'lı senelerde hem tıpkıbasım, hem de yeni harflere çevrilmiş şekliyle kitap halinde yayınlanmıştı.

O yayını programa götürdük, "İşte, sözü edilen o meşhur vakfiye... Bu sayfalar aslının fotoğrafları, bu da yeni harflere nakledilmiş şekli... Vakfiyenin hiçbir yerinde Fatih'e ait böyle bir ifade geçmez, üstelik vakfiye zaten bu maksatla hazırlanmamıştır" dedik.

Ama inanan kim? Sadece o anda gelen yüzlerce mesajda "cahil olduğumuz", "bilmediğimiz" ve hattâ "kasıtlı davrandığımız" ifade buyuruldu!

Zira öyle işitmişlerdi, birilerinin ortaya attığı o palavra hâşâ Allah kelâmı, işin doğrusuna inanmamak da farz idi!

Türk istikbâlinin evlâdının günümüzdeki bilgi seviyesi ve anlayışı maalesef işte böyle..."

* * *

Bardakçı'nın bu yazısından Diyanet İşleri Başkanı'nın da bu tarihsel gerçeğe inanmayanlar arasında olduğu anlaşılıyor!

* * *

Bu konuda ikinci bir yorum, Fatih Sultan Mehmet hakkında konuşan Prof. Cemal Kafadar tarafından 2014'te yapılmış, Magma dergisi tarafından 24 Temmuz 2020'de yeniden yayımlanmıştı.

Magma Dergisi'nde yayınlanan sorular ve yanıtlar şöyle:

Serkan Ayvazoğlu: Ayasofya tartışmaları hiç bitmez. En yaygın olarak dillendirilen Fatih'in vakfiyesi konusunu da içine katarak sorayım Ayasofya cami olursa Fethin manası yerini bulur mu?

Cemal Kafadar: Sanmıyorum, Fetih konusunu baştan aşağı yeni bir dille ele almalı, yeni bir paradigma inşa etmeliyiz.

Fatih Sultan Mehmet'in kendisi vakıf bozan bir padişahtır. Onu sembol olarak seçmek aslında birçok çelişkinin üstünü örtmek oluyor. Saltanatının son dönemlerinde, 1470'lerde, o yılların maliye bürokrasisinden Tursun Bey'in yazdığına göre, "binden ziyade" vakıf köyü ve mezrayı devletleştirdiğini ve tımara dönüştürdüğünü kendi döneminin kaynaklarında okuyoruz.

Âşıkpaşazade yana yakıla yazıyor mesela; kendisi de derviş olduğu için bu konudaki şikâyetleri uzun uzadıya seslendiriyor.

Vakıfları elinden alınanların çoğu derviş zümresidir. Fatih Sultan Mehmet, çağdaşlarının çoğuna müstebit (zorba) görünen bir tavırla -genel olarak Fatih'in idare tarzına çok uyan bir tavır bu- birtakım vakıfları tımar olarak dağıtmak üzere bozuyor, mirileştiriyor.

Ölümünden sonra oğlu İkinci Bayezid ya kendi meşrebinden, kendi siyasi eğilimlerinden dolayı ya da Fatih'in vakıf bozma işleminin yarattığı muhalefet çok güçlü olduğu için belki de her iki sebepten dolayı bu toprakların vakıf statüsünü iade ediyor.

Dolayısıyla 2015 yılında bugün özellikle Fatih'in vakfının şartlarına birebir uyulması gerekliği nasıl bir iddia emin değilim.

Fatih'i haklı ya da haksız buluruz bu farklı ama çağının şartlarına göre bir vakfın dönüştürülmesi, kaynaklarının farklı şekilde kullanılması cumhuriyetten çok önce ve defalarca görülmüş, tartışılmış, hukuki muamele yapılmış, değişen siyasi ve toplumsal şartlara göre yeniden yorumlanmış. Mısır'ın fethinden sonra da vakıfların çoğu korunmuş ama orada da vakıf bozmalar var.

Serkan Ayazoğlu: Ayasofya'nın müzeye dönüştürülmesinde Mustafa Kemal'in imzasının sahte olduğu gibi iddialar da var. Size inandırıcı geliyor mu?

Cemal Kafadar: Gerçekten 1934'te Mustafa Kemal'in hiç haberi olmadan sahte imzayla böyle bir iş yapılmış olabilir mi?

Ya da kendi iradesi de bu yönde olduğu için, bizzat imzalamamış olsa dahi durumu oldubittiye getirmek için göz yummuş olabilir mi?

Bana pek inandırıcı gelmiyor.

Serkan Ayazoğlu Ayasofya'nın geleceğinin nasıl olması gerektiği tartışmalarını nasıl okuyorsunuz?

Cemal Kafadar: Ayasofya'nın nasıl bir geleceği olmalı konusu bence tartışmaya değer, ama bir gayya kuyusuna dönüşme tehlikesi var, çünkü Türkiye'nin hem içeride hem dışarıda en gerilimli fay hatlarını harekete geçirebilir.

Camiye çevrilmesi projesine karşı benim de imzaladığım bir mektubu imzalayan birçok meslektaşımın da bencileyin bu şaheserin bugünkü halini mahzun bulduğunu biliyorum, ama "Fatih'in vakfında şöyle geçer dolayısıyla camiye çevirir meseleyi hallederiz" demek çözüm değil, öncelikle gönüllerde mesele çözülmeli.

Hele "iktidar bizde, yaparız elbet" tavrının Ayasofya ile değil güç ihzari ile güç göstermek ile ilgili olduğu aşikâr, bunu konuşmak dahi istemiyorum.

Serkan Ayvazoğlu: Kilise olsun demek de benzer bir çıkmaz olmuyor mu?

Cemal Kafadar: Kötü ile beter arasında tercih yapmayalım. Madem ibadethane olacak kilise olsun demek, Ayasofya'nın yüzlerce yıllık Osmanlı-Müslüman tarihini ve bugünkü Türkiye toplumunun gerçeklerini hiçe saymak demek.

Olacak şey değil, açık bir kafayla tartışılsa, bir proje yarışması açılsa...

Ortaya saçma sapan post modern bir "pastiche" çıkabilir, gerçekten korkarım, öte yandan akıl akıldan üstündür, yaratıcı insanlardan beklenmedik çözümler de çıkabilir. Ya çıkmazsa? Lüzumsuz bir kavganın kapısını aralamış olmaz mıyız? İste böyle gelip gidiyor zihnim, çünkü gerçekten açık bir kafayla tartışabileceğimizden emin değilim.

Ama kendimize çok fazla yüklenmeyelim, Cordoba da Avrupa'da kolayca konuşulan bir konu değil ve bence konuşulmalı.

Belki de Ayasofya'yı hakkıyla konuşmak için dünya mirası meselesini evrensel bir tartışmaya çevirmek gerekir.

Devletlerarası siyasetin oyuncağına dönüşmüş ve bürokratik yapısına sığınmış UNESCO asıl böyle işlerle uğraşmalıydı.

Uzun lafın kısası Ayasofya anlam ve tarih ve efsun ve ilgi fazlalığından muzdarip bir abide bugün.

Bir arayış varsa, bu arayışın doğru ifade edilmesi lazım. Ayasofya'nın geleceği, her halükarda, Ayasofya'nın dünya mirası olarak yoluna devam edeceği bir şekilde olmalı."

* * *

Sevgili okurlarım, Cemal Kafadar'ın söylediklerinden de Diyanet İşleri Başkanı'nın Fatih Sultan Mehmet'in yaptıklarından pek haberdar olmadığını, hutbede belirttiği hususların tarihsel gerçeklere hiç de uymadığını anlıyoruz.

Atatürk'e lanet okuduğu iddialarının temelini teşkil eden bilgilerin de doğru olmadığı ortaya çıkıyor...

Yani Başkan sadece siyaset ve vicdanlar önünde değil tarih önünde de müşkül bir durumda!


  Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır.

Emre Kongar ile iletişim icin e-posta, site yöneticisi ile iletişim için e-posta

Son güncelleme tarihi 18 Mayıs 2020

Valid HTML 4.01 Transitional