Emre Kongar'ın Resmi* İnternet Sitesi


Kitaplar

Green Bullet Makaleler

Green Bullet Articles in English

Sürekli Yazılar

Kitap Söyleşileri

Yazılar

Emre Kongar Özgeçmiş Kısa Özgeçmiş

Emre Kongar CV Curriculum Vitae (in English)

Güncel Güncel Arşivi

www.kongar.org Ana Sayfaya Geri Dönüş


 

GRİ BÖLGEDEN KRİTİK BİR SORU

 

Sayın Taha Akyol ile gelişen "demokrasi söyleşimiz"e bu hafta da devam etmek istiyorum.

Keşke "bir sütun"dan daha çok yerim ve "haftada bir"den daha çok zamanım olsaydı da, Akyol'un 28 Mayıs 1998'de Milliyet'te yazdığı bir makale üzerine başlayan bu söyleşinin ve bu söyleşi hakkında Zülfü Livaneli'nin yazdığı yazının özetlerini verebilseydim.

 

* * *

 

Toplumsal bilimlerde, "ak ile kara" gibi kesin ve mutlak kavramlar ancak kuramsal olarak görülür.

Gerçek yaşamda ise olaylar olgular ve süreçler içiçe geçmiş bir nitelik taşıdığı için, gündelik hayatta "ak ile kara" gibi birbirinden kesin çizgilerle ayrılmış mutlak karşıtlıklar pek yoktur.

Örneğin, "demokrasinin azı çoğu olmaz, demokrasi ya vardır ya yoktur" gibi bir cümle, toplumsal bilimler için geçerli değildir.

Çünkü demokrasi bir süreçtir. Üstelik de başka ekonomik, toplumsal ve siyasal oluşumlara bağlıdır.

Her süreç gibi demokrasi de ancak zamana ve mekana göre değerlendirilebilir ve bu nedenle azı da olur, çarpığı da, eksiği de.

Örneğin "Milliyetçilik iyidir, küreselleşmecilik kötüdür" normu, toplumsal bilimlerde her zaman ve her yerde geçerli bir ilke olamaz.

Çünkü herşeyden önce, toplumsal bilimler "normatif" değildir.

Yani "iyi" ve "kötü" kavramlarını belirlemez.

Öyle durumlar vardır ki, milliyetçilik, kimilerine "iyi" olarak gözükür, öyle durumlar vardır ki, bazıları için küreselleşmeden yana tavır koymak "iyi" olur.

"Normatif" bir nitelik taşımayan toplumsal bilimler, başta da sosyoloji yani toplumbilim, genellikle "iyi-kötü" gibi yargılar vermek yerine olayların ve olguların nedenlerini ve sonuçlarını araştırır. "İyi" ya da "kötü" gibi bir yargıda bulunursa da, bunun "neye göre" iyi ya da kötü olduğunu belirtir.

Bu davranışın en önemli nedenlerinden biri, her toplumsal olayın "iyi mi ya da kötü mü olduğu yargısının", zamana, mekana ve nereden baktığınıza göre değişik nitelik taşımasıdır.

Örneğin, bir ülke için "iyi" olan bir olgu, bir başka ülke için "kötü" nitelik taşıyabilir: Emperyalizm olgusu gibi.

Bir sınıf için "iyi" olan bir hak, bir başka sınıf için kötü olabilir: Grev hakkı gibi.

 

* * *

 

İşte benim bu ilkeyi, yani toplumsal bilimlerde "ak ile kara" gibi durumların olmadığını, genellikle, olayların, "hem iyi hem kötü" yanlarının bulunduğunu yani toplumsal bilimlerin "ak ile kara" yerine "gri alanlarda" dolaştığını anlatmak için hoca olarak yıllardır kullandığım en iyi örnek 27 Mayıs 1960 müdahalesidir.

27 Mayıs, askeri müdahalelerin yolunu açtığı ve üç politikacının asılmasına neden olduğu için, demokrasi adına "kara" bir eylemdir.

Ama aynı 27 Mayıs, üniversitelere getirdiği özerklikle, basına ve TRT'ye getirdiği özgürlük ve güvencelerle, düşünce özgürlüğünü genişletmesiyle, işçi haklarıyla, sosyal refah devleti anlayışıyla, çoğunluğun baskısına karşı aldığı önlemlerle çağdaşlaşmanın önünü açan, yine demokrasi adına "ak" bir eylemdir.

 

* * *

 

İşte tam burada, Türkiye'deki kavram kargaşasına yeniden dönmek istiyorum: Türkiye'de sadece "gri alanlar", "ak" ya da "kara" gibi sunulmakla kalmıyor, genellikle sonuçlar, sanki nedenler imiş gibi tartışılıyor ve dolayısıyla, kavramlar tam anlamıyla birbirine giriyor.

Örneğin, CHP'nin tek Parti dönemini sona erdirip, Demokrat Parti'yi iktidara getiren 14 Mayıs 1950 tarihindeki genel seçimler, haklı olarak "Ak Devrim" diye nitelendirildikten sonra, bunun onuru, yanlış olarak Demokrat Parti'ye veriliyor.

Oysa, 14 Mayıs 1950'deki Ak Devrim'in onuru, tek parti dönemindeki mutlak iktidarından, demokrasi adına vazgeçen İsmet İnönü'nündür.

Aynı biçimde, 27 Mayıs 1960 darbesinin sorumlusu olarak askerler gösteriliyor. Oysa 27 Mayıs'ın esas sorumlusu, askerlerden çok, demokrasi yoluyla ele geçirdiği iktidarı, on yıl boyunca demokrasiyi yok etmek için kullanan ve en sonunda da Tahkikat Komisyonu'nu kurarak demokrasiyi tümüyle rafa kaldıran Demokrat Parti'dir.

 

* * *

 

Geçen hafta sorduğum, "demokrasilerde çoğunluğun, demokrasiden vazgeçme hakkı var mıdır?" biçimindeki soruyu Sayın Akyol, son derece net bir biçimde "Elbette yoktur" diye yanıtladı.

Eminim ki, engin birikimiyle, bunun ardından gelecek soruyu da kestirmiş ve yanıtını hazırlamıştır:

"Peki tanım gereği, demokrasilerde çoğunluk, toplumdaki en büyük gücü temsil ettiğine göre, toplumdaki bu en büyük güç demokrasiden, üstelik de din gibi ya da milliyetçilik gibi mukaddes değerler adına vazgeçmek isterse, buna kim karşı koyabilir?"

Shakespeare'nin dediği gibi, "İşte asıl sorun bu!"

 


  Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır.

Emre Kongar ile iletişim icin e-posta, site yöneticisi ile iletişim için e-posta

Son güncelleme tarihi 16 Eylül 2019

Valid HTML 4.01 Transitional