Emre Kongar'ın Resmi* İnternet Sitesi


Kitaplar

Green Bullet Makaleler

Green Bullet Articles in English

Sürekli Yazılar

Kitap Söyleşileri

Yazılar

Emre Kongar Özgeçmiş Kısa Özgeçmiş

Emre Kongar CV Curriculum Vitae (in English)

Güncel Güncel Arşivi

www.kongar.org Ana Sayfaya Geri Dönüş


 

DEMİREL, BAŞKANLIK REJİMİ VE ORDU

 

Türkiye çok partili rejime geçeli üç askeri "darbe" bir de "müdahale" yaşadı.

Hepsindeki ortak nokta "sivillerin rejim üzerindeki uzlaşmazlığı" idi.

Her darbenin kendine özgü koşullarını ihmal ederek, ortak nokta olan "siviller arası rejim anlaşmazlığı" ögesini şöyle bir anımsayalım:

1960 yılında, Menderes yönetimi, "sivil bir darbe" ile Meclis içinde, demokrasiyi askıya alacak bir "Tahkikat Komisyonu" kurmuştu.

Muhalefet, Üniversite, aydınlar ve gençler buna karşı tepki gösterdiler.

Ordu 27 Mayıs'ta yönetime el koydu.

1965-1971 yılları arasında tek başına yönetimde olan Demirel sürekli bir biçimde "Bu Anayasa ile ülke yönetilmez" tezini işledi.

Sivil politikacıların bir bölümünün, üstelik de iktidarda iken, rejimden sürekli yakınması, (başka ögelerle de birleşerek) sonunda askerleri iki koldan harekete geçirdi.

Emir komuta zincirindeki kol, 9 Martta darbeye hazırlanan, ihtilalci hücre kolunu tasfiye ederek, 12 Mart 1971'de yönetime el koydu.

1980 yılına gelindiğinde ise manzara şuydu:

Sivil politikacılar, ülkeyi önce "Milliyetçi Cephe" çizgisinde, "milliyetçi olanlar ve olmayanlar" gibi komik bir eksende bölmüşler, sonra da halkı hem mezhep ayrımında kıştırmaya hem de siyasal amaçlı cinayetlerin işlenmesini desteklemeye başlamışlardı.

Son olarak da sivil politikacılar arasında ortaya çıkan uzlaşmaz bölünmeler, Meclis'e bir başkan bile seçilmesini engellemişti.

Sonuç 12 Eylül darbesi oldu.

28 Şubat müdahalesinden önce ise sivil iktidar ülkeyi, hem demokrasiden hem de hukuk devletinden saptıracak olan bir "şeriat devleti" ve bir "yolsuzluk rejimi" çizgisine kaydırmakta olduğu izlenimini vermişti.

Böylece yine, "rejimin kuralları üzerinde anlaşmazlık" ortaya çıkmıştı.

Bu bunalımın, "müdahale" aşamasında kalmasında ve bir "askeri darbeye" dönüşmesinin engellenmesinde Demirel, Cumhurbaşkanı olarak baş rolü oynadı.

Demirel'e bu konuda, "bir kısım medya", Ordu, sivil toplum kuruluşları, muhalefet partilerinin tümü ve iktidar partilerine mensup olan bazı milletvekilleri destek verdi.

Hükümet rejimin kuralları içinde değişti.

Yakın tehlike önlendi.

Fakat ülkeyi bu noktaya getiren temel süreçlerin hiç biri, (eğitimdeki göstermelik ve etkisiz bir önlem dışında) değişmedi.

Bu durumda, "bunalımın aşıldığını" ve "darbe" tehlikesinin geçtiğini sanmak olanaklı değil.

* * *

Demirel, "Başkanlık Rejimi" konusunda neden ısrarlı?

Neden Özal tarafından önerildiğinde kesin olarak karşı çıktığı bu modeli şimdi destekliyor?

Demirel gibi deneyimli bir politikacı, bütün siyasal partilerin ve bir kaç yazar dışında toplumun tüm düşünen kesimlerinin genellikle karşı çıktığı bu öneriyi sürekli olarak, neden gündemde tutuyor?

Bu sorulara, "bir dönem daha iktidarda kalmak için", ya da "süresini, başkanlık yetkileriyle tamamlamak için" yanıtlarını vermek olayı çok basite indirgemek olur.

Bence Demirel, darbe tehlikesinin geçmediğinin çok iyi farkında.

Çünkü mevcut yapının, 28 Şubat bunalımını yaratan temel özelliklerinin değişmediğinin bilincinde.

Sanıyorum, herkese, "Bu rejim tıkandı ama, demokrasilerde çare tükenmez, bir seçenek daha var: O da Başkanlık rejimine geçmek" mesajını vermek istiyor.

İşte tam bu noktada, bence büyük bir yanlış yapılıyor: Çünkü "Başkanlık rejimi" hiç bir şeyin, hele hele Türkiye'deki demokratik rejimi işletmenin çaresi değil.

Tam tersine, devletin en üstünde oturan politikacı, bugünkü rejimi "battal" ilan edip, yenisinin adını da koyarak, özlemini ifade ederse, sonunda bu özlem "galat-ı meşhur" haline gelebilir ve dilde olduğu gibi "galat-ı meşru"ya dönüşüp bir "darbe" ile durumu düzeltmek isteyenlerin de böyle bir yanlış yapmalarına yol açabilir.

Politikacıların beceriksizliklerinin faturasını dünyanın en güzel anayasalarından biri olan 1961 Anayasası'na çıkarma çabası, başımıza bir 12 Mart olayını getirmişti.

Aynı filmi bir kez daha görmek istemiyorum.

Parlamenter rejimin ahlaksızlık olmadığını (yani bütün politikacıların çalmadığını), temel hak ve özgürlüklerin bu rejim içinde korunabildiğini (yani bu rejimin şeriat devletine dönüştürülmesinin olanaksız olduğunu), ekonomik kalkınmanın ve â dil gelir bölüşümünün bu rejim içinde gerçekleştirilebileceğini kanıtlayacak politikacılar istiyorum.


  Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır.

Emre Kongar ile iletişim icin e-posta, site yöneticisi ile iletişim için e-posta

Son güncelleme tarihi 16 Eylül 2019

Valid HTML 4.01 Transitional