Emre Kongar'ın Resmi* İnternet Sitesi


Kitaplar
   Emre Kongar Kitapların Listesi
   Green Bullet Remzi Kitabevi

Green Bullet Makaleler

Green Bullet Articles in English

Sürekli Yazılar

  Green BulletAydınlanma
  Green BulletBavul Dergi
  Green BulletMedya Notu
  Green BulletRemzi Kitap Gazetesi

Kitap Söyleşileri

  Green BulletNUTUK
  Green Bullet21. Yüzyılda Türkiye
  Green BulletABD'nin Siyasal İslam'la Dansı
  Green BulletBabam, Oğlum, Torunum
  Green BulletBen Müsteşarken
  Green BulletDemokrasimizle Yüzleşmek
  Green BulletHerkesten Bir Şey Öğrendim
  Green Bulletİçimizdeki Zalim
  Green BulletKızlarıma Mektuplar
  Green BulletTürk Toplumbilimcileri
  Green BulletYazarlar, Eleştiriler, Anılar
  Green BulletYozlaşan Medya ve Yozlaşan Türkçe

Yazılar

  Green BulletUyanan Ejderha: Çin
  Green BulletTrajikomik
  Green BulletKişisel - Genel

Emre Kongar Özgeçmiş Kısa Özgeçmiş

Emre Kongar CV Curriculum Vitae (in English)

Güncel Güncel Arşivi

www.kongar.org Ana Sayfaya Geri Dönüş


 

13 Aralık 2010

Mülkiye'de 29 Nisan 1960 Günü.

Siyasal Bilgiler'deki son öğrenci eylemi, çocukların deyimiyle "yumurta şenliği" ve Soner Yalçın'ın 68'liler üzerine yazdığı yazı, beni aldı yarım yüzyıl geriye, fakültedeki bir başka eyleme, 29 Nisan 1960 gününe götürdü.

O dönem hakkında bol bol çözümleme yapıldığı, ben de çok yazı yazdığım için, bugün sadece somut olarak tanık olduğum olayları anlatacağım.

Aslında gün her zamanki gibi başlamıştı. Ben de bütün İstanbullu öğrenciler gibi fakültenin yurdunda kalıyordum; Cebeci tarafındaki ara sokaktan girilen kapıdan doğrudan yatakhanelere geçilen yurtta.

Yurt fiilen fakültenin içindeydi. Hatta Maliye hocamız Prof. Bedri Gürsoy'un Dekanlık yaptığı zamanlarda sabahları yatakhaneleri basıp, öğrencileri zorla yataktan kaldırıp sınıflara yolladığı anlatılırdı.

Yani yurt ve fakülte bizim evimizdi. Bu nokta çok önemli, çünkü "Bugün okula gitmeyeyim" gibi bir seçenek bırakmıyordu bize; biz zaten okulda yaşıyorduk. Olsa olsa derslere girmeyebilir ve vaktimizi kantinde veya ünlü "sütunlu salonda" avarelik yaparak geçirebilirdik.

O sabah fakültenin ön bahçesinde olağanüstü bir hareketlilik vardı. Arkadaşlar derslere girmemişler, burada toplanmışlardı.

Bir süre sonra komşu Hukuk Fakültesi'nde de öğrencilerin gösteri için bahçede toplandıkları haberi gelmişti. "Ne oluyor" diye sorduğumuzda, Demokrat Parti İktidarının muhalefetteki CHP'yi kapatmak için Meclis'te bir "Tahkikat Komisyonu kurduğu" ve bunun protesto edildiği yanıtını aldık.

Kısa bir süre sonra da İstanbul'da Hukuk Fakültesi'nde bir gün önce, aynı konuda olaylar olduğunu, polisin şiddetle müdahale ettiği, öğrencilerden ölen ve yaralananlar olduğu, Rektör Sıddık Sami Onar'ın polislerce yerlerde sürüklendiği haberi geldi.

Belki başkalarının bildiği bu haberleri ben ilk kez duyuyordum. Zaten fakültede İstanbullu arkadaşlarla birlikte kurduğumuz İngilizce Kulübü ve oyun sahnelediğimiz Tiyatro Kulübünden başka bir kulüple veya öğrenci derneğiyle herhangi bir ilgim yoktu. (Bu arada Tiyatro Kulübünde sonradan Beckett'in "Oyunun Sonu" adlı yapıtını sahnelediğimizi, kör ve kötürüm Hamm rolünü oynadığımı belirtmeliyim.) Muntazam gazete okumak ve radyo dinlemek gibi bir alışkanlığım olmadığı için de haberleri bilmiyordum.

Çok kısa bir süre sonra polis ve asker geldi. Polis önce, Hukuk Fakültesi ile aramızdaki sokağı kapatarak iki fakülte öğrencilerinin birleşmesini engelledi. Bir süre sonra atlı askerler yan sokakla ön bahçe arasına girerek, bizi bahçeye ve binanın içine hapsetti.

Bu arada öğrenciler "Menderes istifa" diye slogan atarak bahçede bağrışıyordu. Polise veya askere karşı herhangi bir hareket, bir saldırı yoktu. Sadece bazı öğrenciler askerler bahçeye girmesin diye, atlı askerlerin atlarının ayaklarının dibine yatmıştı. Ben de olanca salaklığımla yatanların en önündeydim. Yani at bir an ürkse (ki o bağırış çağırış arasında bu son derece muhtemeldi) nalların altında beynim dağılacaktı.

Bir ara fakültenin balkonlarından birinden o zamanlar Doçent olan hocalarımızdan Arif Payaslıoğlu'nun da "Hükümet istifa" diye bağırdığını gördüm.

Polislerin başında Niyazi Bicioğlu adında eski bir Mülkiyeli müdür vardı. Öğrencilere yumuşak davranıyor, polis şiddetine müsaade etmiyordu. Ben bir ara yerden kalkıp süvarilerin komutanı olan subayın yakasına yapışmış, "Bize ateş mi edeceksiniz, biz vatan haini miyiz?" diye sorarken buldum kendimi. Sonradan Milli Birlik Komitesi üyesi olan Vehbi Ersü imiş, yakasına yapıştığım subay.

Bir ara "Ferda Güley geldi, konuşacak" dediler. CHP milletvekili Güley bir otomobilin üzerine çıktı "Çocuklar dağılın lütfen, biz Meclis'te zaten bu mücadeleyi veriyoruz" gibi sözler söyledi. Öğrenciler Güley'i dinlemediler ve yuhalayarak bahçeden çıkardılar. Ertesi gün gazetelerde ve radyoda Menderes'in "Muhalefet milletvekillerinin Mülkiyeli öğrencileri kışkırttığı" suçlaması yer alıyordu!

Saat 12 sıralarında bahçe artık sakinleşmişti. Öğrenciler bağırmaktan yorulmuş, polisle çatışma olmamış, askerler yerlerinden kıpırdamamıştı. Pek çok arkadaş karınları acıktığı için içeri girmiş, yemekhaneye inmiş yemek yemeğe başlamıştı.

İşte tam o sakin anda birdenbire Korgerenal Namık Argüç ortaya çıktı. Yaya erleri bahçenin içine soktu, binaya karşı mevzi aldırdı ve "Ateş" emrini verdi. Askerler yukarı doğru nişan aldıklarından kurşunlar başlarımızın üzerinden geçti ve fakültenin duvarlarına saplandı. (Daha sonra uzun süre bu kurşun izleri kapatılmadı.)

Biz ateş edilmesi üzerine panik içinde binanın içine kaçtık. Zaten bir şey de yaptığımız yoktu o anda: aylak aylak orada duruyorduk. Bizim arkamızdan polis de binaya daldı ve Sütunlu Salon'da ateş ederek öğrenci kovalamaya başladı. Ben bizzat bir polisin bir arkadaşımıza başını nişan alarak ateş ettiğini gördüm. O kargaşada kimsenin ölmemesi gerçek bir mucizedir. Sadece bir kurşun, son sınıflardan Altan adlı bir arkadaşımızın bir yanağından girip öteki yanağından çıkmıştı.

Sonradan öğrendiğimize göre, Menderes bizzat askerlere ve polise "Dağıtın" emrini vermiş, saldırı onun üzerine başlamıştı. Oysa çekilselerdi ve bıraksalardı, zaten Mülkiye'deki hareket tavsamıştı, öğrenciler kendi kendilerine dağılacaklardı.

Ben ve birkaç arkadaşım, polis baskını üzerine yurdun pencerelerinden yan sokağa atlayıp kaçtık.

Ben o gece Ankara'daki teyzemin evinde kaldım.

Sonra da fakülte ve yurt kapatıldı, hepimiz istasyonlarda kimlik kontrolü yapılarak memleketlerimize sürüldük.

İstanbul'da Derby lastik fabrikasında işçi olarak işe girdim, çünkü fakültenin ne zaman açılacağı belli değildi. Hafta sonları da Nazım'ın Piraye'sinin Altunizade'deki köşküne gidiyor, Şişli Terakki'den hocam olan İzgen Öksüzcü-Bengü ve Memet Fuat ile sohbet ediyordum. Bu sohbetler kültür birikimime inanılmaz katkılar yapmıştır.

27 Mayıs'tan sonra okullar açıldı ve ben de Mülkiye'ye geri döndüm.

İşte size bir "öğrenci olayı tanıklığı".


  Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır.

Emre Kongar ile iletişim icin e-posta, site yöneticisi ile iletişim için e-posta

Son güncelleme tarihi 10 Aralık 2018

Valid HTML 4.01 Transitional