|
Kitaplar
Sürekli Yazılar
Söyleşiler/Yazılar
|
Sayın Gökçe Hubar ile yapılan ve GSÜ Siyaset Bilimi Kulübü web sitesinde yayımlanmak için 2006 Şubat ayında yapılmış olan ropörtaj EMRE KONGAR'LA BİR RÖPORTAJ Haber: Gökçe Hubar Kendini sürekli öğrenci olarak tanımlayan Kongar ile Cumhuriyet gazetesindeki odasında Galatasaray Üniversitesi Siyaset Bilimi Kulübü'nün internet sitesine ve dergiye konulmak üzere oldukça öğretici ve ilginç bir röportaj yaptık. Gökçe Hubar: NTV'de Mehmet Barlas'la beraber olduğunuz "Yorum Farkı" adlı programı izliyorum. Gazeteleri okuduğumda sanki belli bir çıkmaz içine sürükleniyoruz gibi geliyor, istediklerimi bulamıyorum. Sizin bu yazdıklarınız doğru, gençlere karşı önyargılar var medyada. Bu durumdan rahatsızım açıkçası, gençlerin yeteri kadar desteklenmediğini düşünüyorum. Kendimizi ifade edemiyoruz. Emre Kongar: Anladığım kadarıyla medyanın gençleri tatmin etmediğini, Türkiye'yi iyi yansıtmadığını söylüyorsun. Bu doğru, tabii. Beni sorundan dışlamak zorunda değilsin, evet, Türkiye bugün gayet suni bir gündem güdüyor. Holdinglerin, şirketlerin medyası oldu. Her gazete, kendi sahip olduğu holdingin halkla ilişkiler bülteni gibi çıkıyor. Onların gündemi neyse medyada onu kullanıyor. Bir de çok anlamı olmayan magazinlerle süslüyor. Ama Türkiye'nin gerçek gündemi, örneğin gelir dağılımı sorunları, siyasetçilerin dokunulmazlıklarının kaldırılması, yolsuzluklar gibi konular çok fazla gündeme gelmiyor; gençlere ilişkin sorunlar gündeme geldiği zaman da çarpık geliyor. Meslek liseleri ve üniversiteler arasındaki ilişki, maalesef imam hatip okulu ve türban meselesi olarak geliyor. İktidar onu öyle sunuyor. Oysa, sen sorduğun için söyleyeyim, bugün Türkiye'nin en önemli sorunu ilk ve lise eğitimiyle (çünkü artık orta öğrenim kalktı) üniversite arasındaki kopukluk ve özellikle üniversiteye giriş sınavının lise eğitiminden bağımsız olması. Bu fevkalade yanlış bir şey. Ne oluyor sonuç? Sizler oralardan geçtiniz, lise son öğrencileri son yıl ya kendi okulunun açtığı kurslara ya da dershaneye devam ediyor. Böyle saçma bir şey olmaz. Gökçe Hubar: Sistem değişti biliyorsunuz. (İmalı bir şekilde baktım. Sistemin bu şekilde düzeleceğini zannedenleri hatırladım.) Emre Kongar: Ama sonuç verecek midir? Asıl şunun olması lazım; üniversiteye girişte ne aranıyorsa, ilk ve lise öğreniminin o aranan şeyleri okutuyor olması lazım. Eğer onları okutamıyorsa, bir yanlışlık var demektir o işte, ki ben Türkiye'de müfredatların yanlış olduğu düşüncesindeyim. Tamamen yanlış. Bir sürü lüzumsuz bilgi okutuluyor ve bir sürü lüzumlu bilgi okutulmuyor. Gökçe Hubar: Ben lisede bunları söylüyordum. Çok da fazla dinlenmiyordu, ama öğretmenlerin suçu yok. Emre Kongar: Öğretmenlerin suçu yok, çünkü Milli Eğitim Bakanlığı'nın kendilerine verdiği müfredat programını izlemek zorundalar, bunu yapmazlarsa öğretmenlikten atılırlar. Kitaplar da Milli Eğitim Bakanlığı'nın tespit ettiği müfredata uygun yazılmak zorundadır. Gökçe Hubar: Biz lisede okurken tarih derslerinde hiç son olayları, İkinci Dünya Savaşı'nı, Soğuk Savaş'ı görmedik. Ama Osmanlı Devleti ve Kurtuluş Savaşı Tarihi vardı. Bazı öğretilenler ise istemeden öğrendiğimiz şeylerdi. Emre Kongar: Şimdi tabii şu var: Osmanlı'nın okutulması doğru bir şey, Kurtuluş Savaşı'nın okutulması daha da doğru. Fakat nasıl okutulacağı önemli. Osmanlı genellikle savaşlar, zaferler tarihi olarak okutuluyor. Osmanlı'yı uygarlık tarihi olarak okutmak lazım ve bu çerçevede Osmanlı Devleti'nin insan uygarlığına ve tarihine yaptığı katkıları; ondan sonra gerilemesinin, çökmesinin ekonomik, sosyal, kültürel nedenlerinin üzerinde durmak lazım. Maalesef böyle okutulmuyor, savaşlar ve padişahlar tarihi olarak okutuluyor. Bu çok yanlış.Kurtuluş Savaşı da aynı şekilde. Kurtuluş Savaşı'nın temelinde yatan esas, siyasal dünya dengeleri ve hangi koşullarda yapıldığı ve nasıl başarıya ulaşıldığı gibi ana kavramlar anlatılmalı. Temelinde ciddi bir uygarlık savaşı var. Osmanlı'nın geri kalmasının ve çökmesinin tedavi edilmesi olayı var, ona bakmak lazım. Atatürk iyi anlatılmıyor, Atatürk'ün cumhuriyetçiliği, laiklik, İslam dini anlatılmıyor. İslam dini dört mezhepten oluşan (Sünni, Hanefi, Şafi, Hambeli) dinmiş gibi anlatılmıyor, ama Şiilik de var. Onlar da savaş değil, inanç ve uygarlık tarihi olarak anlatılabilir. Ayrıca esas olarak Soğuk Savaş çok önemli. Türkiye'de hiç anlatılmıyor, çünkü 1945'ten sonra başlayan Soğuk Savaş, Sovyetler Birliği'ne karşı Birleşik Amerika Devletleri'nin öncülüğünde bütün dünyada dincilik ve milliyetçiliğin desteklenmesi biçiminde görülmüştür. Esası silahsızlanma savaşı gibi görünür, ama onun arkasında ideolojik olarak Sovyetler Birliği sınıf devleti olduğunu ilan ettiği için, dinci ve milliyetçi ideolojileri reddettiği için, Batı dünyası Sovyetleri yıkmak için ideolojik olarak dinciliğe ve milliyetçiliğe ağırlık vermiştir ve Türkiye'de 1945'ten sonra Atatürk devrimlerinin kuruluş döneminin bitişi ve tekrar dinciliğe, milliyetçiliğe dönüş dönemi başlamıştır, çünkü Sovyetler Birliği 1945'ten başlayarak Türkiye üzerindeki istekleriyle Türkiye'yi korkutmuştur. Boğazlarda üs isteyerek, Kars ve Ardahan'dan toprak isteyerek. Türkiye bu Sovyet isteklerinden korkunca, kendini güvenceye almak için Batı'ya yanaşmış, Batı'ya katılınca da Türkiye'deki bütün o kuruluş dönemindeki köy enstitüleri, halk evleri, laiklik, eğitim, bütün hepsi askıya alınmış, ezan on sekiz yıl Türkçe okutulmuş, 1932'den 1950'ye kadar. Tekrar ezan Arapça'ya dönmüştür, Arap emperyalizmi egemen olmuştur, köy enstitüleri yerine ilahiyat fakülteleri ve imam hatip okulları açılmaya başlamıştır. Menderes, Said-i Nursi'nin elini öpmüştür, demokrasi adına iktidara geldiği halde demokrasiyi rafa kaldırmıştır. Bunları anlatmak lazım. CHP'nin tek partisine baskıcı, liberal, demokrat diyorlar. CHP savaş alanlarından zaferle geldi ve ülkede bir reform, devrim yapmak için geldi. Hangi ülkede? Din-tarım toplumunun egemen olduğu bir Orta Çağ ülkesinde. Din-tarım toplumunun kaçırdığı Endüstri Devrimi'nin kurumlarını getirdi. Demokrasiyi tepeden empoze ederek getirmeye çalıştı. Ondan sonra bu yerleşti dendi, sandıklar kondu, Demokrat Parti sandıktan çıktı. Yani demokrasi üretti Demokrat Parti'yi, ama sanki üreten şey demokrasi değilmiş gibi demokrasiyi takip etti. Demokrasinin en önemli özelliği, muhalefetin varlığıdır. Muhalefetin mallarına el koydu. CHP'nin sadece mallarına el koymakla kalmadı, muhalefet hakkını sınırladı. İspat hakkı diye bir şey isteniyordu o zaman,. Bir vatandaş hırsızlık yaptıysa, onu bir basın mensubu yayınlamışsa, onu ispat etme hakkı kendisine verilsin diyordu. Demokrat Parti: "Ne bu, İsmail hakkı mı?" diye alay etti bunlarla. Bütün üniversite özerkliğini, basın özgürlüğünü... hepsini sınırladı. Şimdi, tek parti döneminde bunlar yapılsa, demokrasiyi yerleştirmek adına baskıcı filan olsa, hani bir ölçüde kabul edilebilir; oysa bunların hepsi, demokrasi adına iktidara gelen bir parti tarafından yapıldı. Tabi ondan sonra 27 Mayıs askeri müdahalesi oldu. 27 Mayıs askeri müdahalesi de Türkiye'de iyi değerlendirilememiştir. İdamlar yanlıştı, Adnan Menderes'in filan, ama 27 Mayıs'tan sonra getirilen 1961 Anayasası, Türkiye'yi bir endüstri toplumundan sosyal refah toplumuna taşıyacak bir anayasadır. Bunların öğretilmesi lazım, bunlar öğretilmiyor. Türkiye'deki dinamiklerin arkasında yatan Soğuk Savaş, anti-komünizm, dinin siyasette kullanılmaması... Tam tersi şeyler öğretiliyor. Neden? Çünkü 1950'lerden itibaren hep seçimlerle demokrasi gelince, tabii köylü ve din-tarım toplumunda hep sağ partiler iktidara geliyor, gelince de müfredat, okulların ders kitapları da hep buna göre biçimleniyor. Çocuklardan bir sürü dünya gerçekleri saklanıyor, sağ partiler tarafından yapılan bir sürü anti-demokratik uygulamalar demokratikmiş gibi söyleniyor ve alt üst oluyor kavramlar. Demokrasiyi ve laikliği savunanlara gerici denmeye başlandı. Dünyada bundan daha saçma sapan bir şey olur mu? Dincilik ilericilik oldu, Orta Çağ'a dönüş, liberallik adı altında. Laiklik ve din karşı karşıya konmaya çalışıldı, öyle oldu. Hiç ilgisi yok, laiklik bütün dinlere saygılı bir rejimdir. Dincilik şeriatçılıktır ve hem demokrasi, hem laikliğe karşıdır. İşte o "Yorum Farkı" programında Mehmet Barlas bile "dinciler" ve "laikçiler" diyor, "laikler" de demiyor. Oysa bir tanesi bütün dinlere saygılı laiklik. Dincilik bir mezhebin şeriatçılığını savunuyor. Maalesef bunun sorumlusu Milli Eğitim. Gençlere ilişkin bir şey söyleyeyim, gençler eksikse, yanlışsa, hatalıysa veya cahilse onun sorumlusu kendileri değil, o gençliği öyle yetiştiren eğitim sistemi, o gençliği öyle yetiştiren büyükler. Esas MEB. Hala Kuran kurslarından, imam hatip okullarından medet umuluyor yirmi birinci yüzyılda. Sorun, yöntem sorunu. Kuran kurslarında ne öğretiliyor? Ezber. Yirmi birinci yüzyılda ezbercilik ve dogmatizmle bir genç kafa hazırlanabilir mi? Gökçe Hubar: Buna kör inançlılık diyebilir miyiz, sizin deyişinizle? Emre Kongar: Evet, kör inanç dediğimiz o işte; fanatizm. Gökçe Hubar: Peki ben bir şey sormak istiyorum burada. Karşı koyma gibi imkan yok lisede. Gençlere neler düşüyor, neler yapabiliriz? Emre Kongar: Valla bireysel olarak gençlerin, hele lise mezunu olmamış gençlerin yapabileceği çok fazla şey yok. Sistem ona izin vermez. Sınıfta bırakır, okuldan atar, hatta hayatını karartır gençlerin. Yani gençler böyle bir baskı altında olduğu için, maalesef lise mezunu olmayan gençlerin yapabileceği çok fazla bir şey yok. Üniversite gençliği çok şey yapabilir. Üniversite gençliği işte sizin yaptıklarınızı yapar; kulüpler kurar, faaliyetler yapar, konferanslar düzenler, çünkü işin temelinde eğitim ve örgütlenme yatıyor. Gördüğüm kadarıyla siz de bunları yapıyorsunuz zaten, ama gençlerin bireysel olarak yapabilecekleri çok fazla şey yok. Okumak tabii, en önemli şey. Bir sürü kitap var. Benim yazdığım kitaplar var mesela, tüm bu eleştirdiğim şeyleri yazdım. İnternet sitemde de makalelerim var. Yani genç, toplumsal bir şey yapamadığı zaman okuyacak. Üniversiteye geldiği zaman da, biraz daha çocukluktan gençliğe çıktığında işte sizin yaptıklarınızı yapacak. Onun için sizin yaptığınız iş bence çok önemli bir iş. Bakma başta sorduğunuz soruyu eleştirdim, ama ben çok meşgul bir adamım. Şu anda bir dergi için mülakat yapacaklar benimle, bir başka gazetede toplantı devam ediyor. Bütün bunlara rağmen size randevu vermemin sebebi, sizi önemsediğim için, yaptığınız iş önemli olduğu için. Gökçe Hubar: Edebiyatla ilgili bir sorum olacaktı. "Yozlaşan Medya ve Yozlaşan Türkçe"de demişsiniz ki: "Birtakım yazarların ve eleştirmenlerin 'Adı Aylin' adlı kitabı çok sattığı ve arkadan da 'Füreya'yı yazarak aynı başarıyı yakaladığı için, Ayşe Kulin'i 'biyografi yazarı' diyerek küçümsemeleri ne denli yanlışsa, Orhan Pamuk'un da 'Atatürkçü olmadığı' gerekçesiyle eleştirilmesi o denli haksız gibi geliyor bana. Bence Ayşe Kulin'in bir yazar olarak edebiyat değeri, 'Geniş Zamanlar', 'Koto Sabah Resimleri' gibi öykü kitaplarında ve 'Sevdalinka' adlı romanında daha belirgin olarak görülebilir. Orhan Pamuk'a gelince,Prof Tahsin Yücel'in Türkçe ve Prof Ahmet Taner Kışlalı'nın yazarın pek de 'Atatürk hayranı olmadığı' konusundaki eleştirileri haklıdır, ama bu eleştiriler onun yazınsal değerini azaltmaz diye düşünüyorum." Türkiye'de yazarlar, şairler artık ne kadar önemseniyor, ön planda olan kişiler gerçekten bunu hak ediyor mu? Edebiyat sanatın yazımıdır. Sizce ülkemize yerleşmiş mi? Emre Kongar: Şimdi, Türkiye'nin en büyük sorunu endüstrileşme aşamasını sindirerek yaşamadığı için ve roman dünyada endüstrileşme aşamasının bir edebiyat türü olduğu için Türkiye'de yazılı kültür ve roman gelişmiş değil. Türkiye feodal sözlü kültürden elektronik kültüre zıpladı. Roman ise on yedi-on sekizinci yüzyılda başlayan ve yirminci yüzyıla kadar devam eden bir endüstrileşme sürecinin edebiyat türüdür, Türkiye bunu yaşamadı. Dolayısıyla Türkiye'de roman zayıf bir defa, elektronik kültüre sıçraması Türkiye'yi birdenbire her konuda popüler kültürün kollarına attı. Müzikte, edebiyatta, siyasette... her konuda. Popüler kültür çok kötü bir şey değil. Nasıl kullanıldığına bakılır. Popüler kültürü eğer birtakım, kendilerine sanatçı diyen insanların aşk ve sevgili ilişkilerine indirgerseniz, ki Türkiye'de maalesef öyle indirgenmiş durumda, o iyi bir şey değil tabii, ama popüler kültürü diyelim ki Yahya Kemal Beyatlı'nın şiirlerinin veya Sait Faik Abasıyanık'ın öykülerinin yaygınlaşması için kullanırsanız, o iyi bir şey. Bir defa bunu belirleyelim. Popüler kültür egemen olunca ne oluyor? Bu çok gelişmemiş roman alanında da etkili oluyor. Çok satan yazar olmak, bu popüler kültürde, edebi değer sahip olmayı gerektirmiyor. Başka bir şey daha var, Orhan Pamuk örneğinde olduğu gibi, ne yazık ki, yazarlığıyla değil, siyasetteki aykırı ve yanlış çıkışlarıyla gündeme oturdu. Bu da çok ayıp bir şey, kendisi ve Türkiye için ayıp. Pamuk aslında enteresan bir yazar, kötü bir Türkçe kullandığı kuşkusuz. Kitaplarındaki bazı temaların başka kitaplardan fazla esinlenerek yazıldığı da doğrudur. "Beyaz Kale" öyledir. Sadece cümleleri açısından değil, kullandığı terimler açısından da Türkçe'si bozuktur. Tahsin Yücel'in o konuda araştırması var, ama bu Orhan Pamuk'un yine de birtakım temaları derinliğine işlemiş olmasından kaynaklanan değerini çok fazla azaltmıyor. Balzac da Fransız dilini oldukça çapraşık kullanan bir yazardı, ama bu, büyük yazarlığını etkilemiyor. Bunların tartışılması lazım. Orhan Pamuk'un çok büyük bir avantajı var yurtdışında, kitapları çevrildiği için, herhalde çeviri dillerde dili daha düzgündür diye düşünüyorum, ama tekrar ediyorum: Dil edebiyatta bir öğedir. Başka öğeler de var: Karakterler, kurgu, olaylar, toplumsal-siyasal-ekonomik olayların yansıtılması var. O açılardan bakıldığında Pamuk'un öyle tek kalemde silinecek ve küçümsenecek bir yazar olduğunu düşünmüyorum. Eksikleri vardır, ama bütün bunlara rağmen bugün Türkiye'nin az gelişmiş romancılığı içerisinde bence yeri olan bir isimdir. Gökçe Hubar: En çok Haldun Taner'in mizah anlayışından, bir de Sait Faik Abasıyanık'ın insan sevgisinden etkilendiğinizi söylemişsiniz. Attila İlhan da son yüz yılın en önemli şairlerinden görülüyor. Cumhuriyet'e de yazmıştı, onu tanıyordunuz. Siz ne düşünüyorsunuz? Emre Kongar: Onları çok beğenmemin nedeni basit. Benim kişiliğimin oluşmasında çok etkili oldular. Onların Türkiye'de yazmaya başladığı ve kitaplarını yayınladığı dönem 1950'lerdir. Ben de 1950'lerde ilkokulu bitirmiş, ortaokula başlamış ve çok aç bir biçimde okuyan bir çocuktum. Tam da insanın kişiliği o yaşlarda belirleniyor. Dolayısıyla özellikle öykülerinden çok etkilendim. Bu biraz da yaşla ilgili bir şey, şimdi ne kadar güzel bir kitap okursam okuyayım, benim kişiliğimi etkilemesi çok fazla mümkün değil. Benim artık kişiliğim gelişmiş, ama on-yirmi yaşları arasında bir çocuk, genç okuduğu şeyi çok sevdiği zaman onu etkiliyor ve onun kişiliğini de etkiliyor. O açıdan Haldun Taner'in mizahı ve Sait Faik'in insan sevgisi beni çok etkilemiştir. Onların üslupları, dünya görüşleri farklıdır. Sait Faik daha bohem, daha yoksullarla birlikte, daha avare bir adamdır. Haldun Taner ise daha küçük burjuva, şehirli bir kimliğe sahiptir. Zaten şehirlileri, küçük burjuvayı eleştirir. Mesela hiç edebi değeri olmadığı halde "Parlayanlar" da beni çok etkilemiştir, çünkü o dönemde okumuştum. Paraya değer vermemek, haklının yanında olmak, şövalyelik filan. Bunlar insanın oluşum aşamasında kendisini etkileyen şeyler. Ne yazık ki şimdi Türkiye'de o tür, çocukları etkileyen, yol gösteren fazla kitaplar yok. Gökçe Hubar: Günümüz edebiyatı hakkındaki fikriniz nedir? Selim İleri, Çetin Altan... Emre Kongar: Çetin Altan'ı edebiyatçı olarak görmüyorum. Üstelik fikirlerindeki yüz seksen derecelik dönüş onun fikirlerinin sorgulanmasına yol açtı. Türkiye'de sosyalizmin savunuculuğundan birdenbire Özalcı-Amerikancı bir çizgiye kayması, bir köşe yazarı olarak savunduğu fikirlerden gelen değerinin, en azından kendisi reddettiği için, sorgulanmasına yol açtı, ama o ayrı bir vaka. Ben onu hangi fikri savunursa savunsun güzel yazan, önemli bir köşe yazarı olarak görüyorum. Romancılara gelince, temeli olmadığını söyledim. Selim İleri çok değerlidir, Sunay Akın, Attila İlhan hem iyi bir romancı, hem de çok iyi bir şairdir, Buket Uzuner iyi bir romancıdır. Eleştirilmesine çok popüler, çok satan biyografi yazarı denmesine karşın Ayşe Kulin önemlidir. Türkiye'de çok iyi romancılar, şairler var. Fazıl Hüsnü Dağlarca belki de yaşayan en büyük şair. Nazım vardı. Şiir sözlü kültürden elektronik kültüre sıçrama aşamasında daha yer tutmuş bir alan, çünkü insanlar onları yazıyor, ezberliyor, birbirlerine okuyor, şiir romandan daha şanslı bir alan, fakat maalesef bugünlerde hiç şiir de okunmuyor. Türkiye'de herkes şair, %90'ı şair, ama şiir kitabı satmıyor. Böyle bir saçmalık olamaz, çünkü bir şey yazmanın birinci yolu okumaktır. Roman yazacaksan roman okuyacaksın, şiir yazacaksan şiir okuyacaksın. Türkiye'de şiir kitaplarının üç yüz-beş yüz bile satmadığı bir ortamda herkesin şair olması bu şiir yazanların cehaletini gösteriyor. Gökçe Hubar: Bir yazınızda okumuştum. Medyada günümüzde kadınlara çok fazla önem verilmediğini, kadın köşe yazarlarına hukuk, ekonomi, politika gibi ciddi konularda değil daha duygusal, magazinsel konularda yazmalarına imkan verildiğiyle ilgili. Vivet Kanetti'nin şu sözünü alıntı yapmışsınız: "...Son yıllarda ülkemizdeki hem yazılı hem görsel basında yaygınlaşan bir eğilim, uzmanlık seviyesine ulaşmış, birikim ve tecrübe sahibi, okurların nezdinde inandırıcılık kazanmış kadın gazetecilerin meslek dışına itilmesi ve yerlerinin sistematik olarak basın dışından kadınlarla (şarkıcı, sinema oyuncusu, manken, radyo DJ'i, edebiyatçı adayları) doldurulması yönündedir. Böylece Türk basınında son yıllarda yeni bir işbölümü gerçekleşmiştir: Bir-iki istisna hariç, uzmanlık, araştırma, yorum gerektiren konular (siyaset, ekonomi, sosyal gelişmeler, petrol, savaşlar ve hatta spor...) erkeklere yüklenmiş, profesyonellik gerektirmediğine karar verilen hayatın hafif, duygusal, havai, iç açıcı ve oyalayıcı konuları mesleğe yeni sokulan kadınlara bırakılmıştır. Böylelikle, yeni nesillere verilen bir güçlü mesaj, köşe yazarlığından televizyon programcılığına ve hatta medya 'filozofluk'una kadar, basında kadınlara en geniş iş alanı sağlayacak esas mesleğin aktrislik olduğudur... " Çıkardığı sonuç çok düşündürücü. Buna kitabınızda yer verdiğinize göre, demek ki siz de katılıyorsunuz. Fikriniz nedir? Emre Kongar: Tabi tabi, ben yarı şaka yarı ciddi, Türkiye'nin en feminist kişisiyim diye boşa söylemedim; öyleyim. Gökçe Hubar: Peki buna kızlarınızın olmasının etkisi yok mu? Emre Kongar: Yok hayır, hiç etkisi yok. Aynı koşullara sahip bir kızla bir erkek arasında daima kızı tercih eden pozitif ayrımcılık yapan bir insanım. Gökçe Hubar: Mesela şimdi beni mi seçerdiniz? (Gülüşmeler) Emre Kongar: Evet, öyle. Aynı koşullara sahipse kızları tercih ediyorum. Her konuda, çünkü onlar bulundukları yere gelmek için erkeklerden daha çok çaba sarf ediyorlar. Onun için kızlara pozitif ayrımcılık yapılmasından yanayım. Hem bulundukları yere gelmek için erkeklerden daha çok çaba sarf ediyorlar, hem de bulundukları yere geldikten sonra devam edebilmek için daha büyük baskılarla ve daha büyük sorunlarla karşılaşıyorlar. Onun için mutlaka kadınlara ve kızlara pozitif ayrımcılık yapılması lazım ki adalet sağlansın. Onlara iltimas yapmak lazım. Adalet ancak böyle sağlanabiliyor, çünkü toplum onları sürekli bastırıyor. Şimdi, gelelim Vivet Kanetti'ye. Vivet Kanetti'nin eleştirileri tabii doğru. Toplum bir dinamizm içerisinde tabii. Şimdi yavaş yavaş basında yöneticilik düzeyinde de kadınlar görülmeye başladı, bir. Ciddi köşe yazarları, siyaset ve ekonomi yazan kadınlar da çıktı. Çoğunluğu maalesef hala kendi kişisel yaşamını, kendi aşklarını, kendi cinselliklerini veya kendi psikolojilerini yazdıkları köşelerde oluyorlar. Onların sayısı daha fazla, ama durum Vivet Kanetti'nin yazdığından bu yana biraz daha kadınlar için olumlu biçimde gelişti. Basında hem yönetici hem ciddi, ekonomi ve siyaset köşe yazarı olarak kadınların yeri biraz daha düzeldi bugünlerde diyebiliriz. Kongar'la sohbet devam ediyordu. "Kızlarıma Mektuplar"da cinsellik üzerine de kızlar ve erkekler arasında eşitliği savunması Türk toplumunda saklanılan bir tabuyu gün ışığına çıkarıyordu. Bu konuda şunları ifade ediyor: Emre Kongar: Türkiye'de ailenin namusunu kirletti diye evden kaçan kızı aile kararıyla ağabeyine öldürtüyorlar. Bu korkunç, çağ dışı. Buna karşı çıkmak lazım. Buna nasıl karşı çıkılır? Kadın-erkek eşitliğini her alanda olduğu gibi cinsellik alanında da kabul edeceksin. Kadında hoşlanmadığın şeyi kendin de yapmayacaksın. Türkçe'nin güzelliğini savunan bir yazar olan Kongar'a göre Türk Dil Kurumu'nun kaldırılması Atatürk'ün vasiyetini doğrudan ihlaldir: Emre Kongar: Zaten 1980 Askeri Darbesi'ni yapan askerlerin Atatürkçülük adına Atatürk'e verdikleri zarar, dincilerin veya radikal politikacıların verdiği zarardan daha büyüktür. Bunu hiç unutmayın, çünkü Atatürk adına bir sürü yanlışlar yapmışlar, işkenceler yapmışlar; Nutuk'u, İstiklal Marşı'nı "ceza olarak" okutmuşlar, ezberletmişlerdir. Toplumu Atatürk'ten nefret ettirmek için ne lazımsa yapmışlardır. Hem de bunu "Atatürk adına" yapmışlardır. Başlarında Evren Paşa olmak kaydıyla, şimdi hala Marmaris'te oturuyor. Bütün 1980 Darbesi askercileri, Atatürk'e en büyük kötülüğü ve ihaneti yapan insanlardır. Maalesef yaygın olan bugünkü Atatürk düşmanlığının altında da dincilerden çok, 1980 darbecilerinin yanlış politikaları ve tavırları vardır. Gökçe Hubar: Son olarak şöyle bir soru sormak istiyorum. İyi yaşamanın sadece para kazanmaktan ibaret olmadığını biliyoruz. Önemli olan istediğimiz şeylere ulaşabilmek. Siz de kendinizi hayat boyu öğrenci olarak tanımlıyorsunuz. Günümüzde sizce insanlar evlerine memnun bir şekilde mi, yoksa yapamadıklarının içlerinde kalmasının baskısıyla mı gidiyor? Emre Kongar: Tabii çok mümkün değil, çünkü herkes kendisi için belli bir yaşam biçimi istiyor, ama Türkiye'de hiç kimse bu istediği yaşam biçimine kavuşmak için gerekli bedeli ödemeye hazır değil. Okumayayım, sınavlara çalışmayayım, vakit harcamayayım, ama bir beyin cerrahının veya televizyon sunucusunun aldığı parayı alayım, gördüğü ilgiyi ve saygıyı göreyim. Olmaz böyle bir şey. Herkes köşe dönücülük peşinde. Neden? Ailelere soruyoruz, "Çocuğunuzun ne olmasını istiyorsunuz?" diyoruz. Eskiden sorardık; mühendis, doktor olsun derlerdi. Şimdi soruyoruz; şarkıcı, sporcu olsun diyorlar. Ya topçu, ya popçu. Ben hayatım boyunca köleler gibi çalıştım bu noktaya gelebilmek için. benim hayatımda ne kahvehane vardır, ben ne briç bilirim, ne tavla bilirim. Hep çalışma vardır. O kadar çalışırsan, sosyoloji gibi pek de geçerli olmayan bir alanda bile ünlü olabiliyorsun, ama sistematik çalışmak ve onun gereklerini yerine getirmek lazım. Bizde öyle değil. Bir beyin cerrahı mesela liseyi bitirecek, üniversiteyi bitirecek, yüksek lisans yapacak. Yirmi-yirmi beş yıl eğitim süresi oluyor. Sonunda da bir asistan olabiliyorsun belki. Orhan Pamuk'un bu ülkede otuz bin Kürt, bir milyon Ermeni öldürüldüğünü ileri sürmesiyle ilgili şunları belirtiyor: Emre Kongar: Tarih hakkında kişisel düşünce olmaz. Otuz bin Kürt içinde Türk de vardı, toplam sayıydı. İki, Türkler kesmiş filan söz konusu değil, ayaklanma vardı. Bir milyon Ermeni tartışmalı, sayı belli değil, o sırada Birinci Dünya Savaşı'nda iki buçuk milyon da Türk öldü. Bir gerçeği kesip söylemek, yarı gerçeği söylemek en büyük yalandır. Yarı gerçeğin söylenmesi, öbür yarının ihmal edilmesidir, ama tabii yargılanmasına karşıyım. Yanlış söylüyor, dersin geçersin. 1980 dönemi ve öncesinde bazı siyasi fikirleri savunan ve hayata sadece sağ veya sol ideolojileriyle bakan bazı kişilerin yıllar geçince bu fanatizmlerini yitirmelerini şuna bağlıyor: Emre Kongar: 1991 Sovyetler Birliği çöküşünden sonra daha da hızlandı; Özal Dönemi'yle birlikte. Bu bir kişilik meselesidir. Bazı insanlar irdeleyerek buldukları çözümleri değil, kolay çözümleri savunurlar. Bunlar genellikle belli davaların en önlerinde giden, fanatik kişileridir. Sonra o davanın gerçekleşmediğini görünce, başka tarafa geçerler. Kıbleyi arama meselesidir. Önce Moskova'da bulanlar vardı, o çökünce bu sefer kıbleyi Washington'da, Brüksel'de ve Mekke'de aramaya başladılar. Yani emperyalizmde ve dinde. Bir; kıbleyi arayan, kişiliği gelişmemiş kör inançlılar vardır. Bir de aklını önüne koyup aşırıya asla gitmeyen, ama doğruları arayan insanlar vardır. Kişilikli olanlar ne çığırtkanlık yapar, ne çığırtkanlık yapar, ne de hızlıca taraf değiştirir. Fikir değiştirmek başka bir şey, bir görüşün çığırtkanı olarak karşısındakileri hainlikle suçlamak, küfretmek, alay etmek, "Tek ve biricik doğru benimkidir." Demek başka. O zamanki Moskovacılar ve Pekinciler bana derlerdi ki: "Ya bu Emre Hoca iyi çocuk, ama çok sağda, sosyal demokrat, Atatürkçü. Tatlı su devrimcisi, bundan bir şey olmaz. Bu sosyal demokratlar işe yaramaz." Aynı adamlar Moskova, Pekin çizgisinden Washington, Brüksel, Mekke çizgisine kaydılar. Ben hala aynı çizgimde gelişiyorum. Şimdi diyorlar ki: "Bu Emre Kongar çok sert, Kemalist, Atatürkçü, laikçi, devletçi, özgürlüklere ve değişmeye karşı." Halbuki ben hep aynı yerde, hep demokrasi, sonra sosyal demokrasi, özgürlükler diyen insanım. Biraz ulusal olur, dünya gerçekleri olur. Şimdi onlar benim sağıma geçtiler, bu onlar için trajik bir olay. Çok üzülüyorum onlara. Gökçe Hubar: Peki, teşekkürler. Şubat 2006 |
 
Emre Kongar ile iletişim icin e-posta, site yöneticisi ile iletişim için e-posta
Son güncelleme tarihi 12 Mayıs 2008