Emre Kongar'ın Resmi* İnternet Sitesi


Kitaplar
   Green Bullet Kitapların Listesi
   Green Bullet Remzi Kitabevi

Green Bullet Makaleler

Green Bullet Articles in English

Sürekli Yazılar
  Green BulletAydınlanma
  Green BulletMedya Notu
  Green BulletRemzi Kitap Gazetesi

Kitap Söyleşileri
  Green BulletABD'nin Siyasal İslam'la Dansı
  Green BulletTürk Toplumbilimcileri
  Green Bulletİçimizdeki Zalim
  Green BulletHerkesten Bir Şey Öğrendim
  Green BulletDemokrasimizle Yüzleşmek
  Green BulletKızlarıma Mektuplar
  Green BulletBen Müsteşarken
  Green Bullet21. Yüzyılda Türkiye
  Green BulletYozlaşan Medya ve Yozlaşan Türkçe
  Green BulletBabam, Oğlum, Torunum

Yazılar
  Green BulletUyanan Ejderha: Çin
  Green BulletTrajikomik
  Green BulletKişisel - Genel

Green Bullet Kısa Özgeçmiş

Green Bullet Curriculum Vitae (in English)

Green Bullet Güncel Arşivi

Green Bullet Ana Sayfaya Geri Dönüş


 

Cumhuriyet Gazetesinde Yayınlanan Çin Seyahat Notları

UYANAN EJDERHA: ÇİN

Prof. Emre Kongar

Çin efsanelerinde, yedi farklı hayvanın özelliklerini kendinde toplamış olan ejderha, gücün, kuvvetin, şansın ve mutluluğun simgesi.

İmparatorun gücünü de simgeliyor.

İmparatorun, ejderhanın oğlu olduğuna inanılıyor.

Yeşim taşından yapılmış ejderhanın oğlu motifli bileziklerin insanı kötülüklerden koruduğuna inanılıyor.

Onbeşinci yüzyılda inşa edilmiş olan Yasak Kent'i, imparatorun sarayını gezerken, eşim hemen bir tane bu bileziklerden alıp koluna takıyor.

Çinliler, tarih ile ticareti, kültür ile alış verişi bütünleştirmeyi çok iyi becermişler.

Her kültürel ve tarihsel alanda müthiş bir ticaret var.

Yine imparatorun simgesi olan aslan heykelleriyle, ejderha motifleri ve heykelleri her yerde.(Aslan ve Ejderha her yerde. Meydanlarda, saraylarda, çatılarda.)


Şanghay'daki ünlü parkın binalarının çatıları, ejderhanın kuyruğu biçiminde uzanıyor.

Çin aslında dev bir ejderha.

Nüfusu Türkiye'nin nüfusunun yaklaşık yirmi katı; 1,3 milyar tahmin ediliyor.

Yüzölçümü Türkiye'ninkinin oniki katından fazla; 9 küsur milyon kilometrekare.

Yani Anadolu Kaplanlarının ülkesinden yaklaşık oniki kat daha büyük ve yaklaşık yirmi kat daha kalabalık bir ejderha ülkeden söz ediyoruz.


3 Dolara Marka Saat Nasıl Satılır?

Köylülük ile kentliliğin, tarım kültürü ile endüstri kültürünün birlikte, aynı anda yaşadığı ülke olarak Türkiye'nin en iyi örnek olduğunu sanırdım.

Çin'i görünce yanıldığımı anladım.

Çin, Türkiye'den daha hızlı bir dönüşüm süreci yaşıyor.

Üstelik bir ejderhanın büyüklüğü ve gücü, ona inanılmaz sentezler yapma olanağı sunmuş.

Son derece ucuz insan gücü ve ithal teknolojiyi taklit edebilme yeteneği birleşince, en ünlü saat markalarının birebir taklitlerini 3 Amerikan Doları taban fiyatına satın almanız olanaklı.

Tabii size 3 dolarlık saatin 30 dolarlık açış fiyatı ile sunulduğuna dikkat etmeniz gerek.

İlerde ayrıntılı olarak anlatacağım gibi, geleneksel Çin ticaret davranışı "pazarlık" üzerine kurulu.

Pazarlığı büyük bir keyifle ve adeta bir seremoni gibi uyguluyorlar; sizin de bu seremoniye uymanızı bekliyorlar.

Zaten uymazsanız, yediğiniz kazık büyük oluyor.

Ama yine de özellikle saat ve hediyelik eşyada fiyatlar o kadar ucuz ki, alabileceğiniz fiyatın on katı kazık da yeseniz, zararınız yirmi-otuz doları geçmiyor, çünkü zaten aldığınız mala ödediğiniz fiyat o kadar.

Pazarlık seremonisini ilerde anlatacağım ama, burada vurgulamak istediğim nokta, bir İsviçre saatini bire bir üretebilecek aşamaya ulaşmış bir endüstriyel gücün, taklit aşamasında kalması ve onu inanılmaz bir pazarlık süreci ile tam bir geleneksel köylü davranışı çerçevesinde satışa sunması.

İşte köylülükten kentliliğe, tarımdan endüstriye dönüşümün çok hızlı olması ve çok büyük bir nüfusu kapsaması böyle ilginç sentezler yaratmış.

Çinliler dünyayı çok iyi izliyor.

Küresel marka bağımlığını çok iyi teşhis etmişler.

Küresel marka bağımlılığı ile Çin Ejderhası birleşince size 30 dolara satılmaya çalışılan 3 dolarlık taklit İsviçre saatleri ortaya çıkmış.


Rachel, Alfred, Yücel, Heidi İsimli Çinliler

Çin Havayolları ve Türk Havayollarının ortak uçuşuyla geceyarısı İstanbul'dan kalkıp ertesi gün öğleyin Pekin'e iniyoruz.

Çinliler Pekin'e Beijing diyorlar; belki bizim de öyle dememiz gerek ama ben bu yazıda geleneksel tutumumuzu sürdürüp Pekin diyeceğim.

Pekin, İstanbul'dan beş saat ilerde.

Uçuş süresi yaklaşık dokuz saat, beş saat daha ekleyin buna, saat 14 gibi Pekin'deyiz.

Havaalanında bizi Kültür Bakanlığı Dış Kültürel İlişkiler Bürosu'na bağlı, Uluslararası Kültürel Değişim Merkezi'nden Rachel Zhengxia karşılıyor.

Rachel, 26 yaşında, İngiliz Dili mezunu, Pekin'de tek başına oturan, ama hasta olan emekli anne-babasını da yaşadıkları kentten yanına getirtmiş ve onların da sorumluğunu üstlenmiş aydınlık, hanımefendi, sakin ama çok becerikli bir genç.

İsmindeki Rachel bizi şaşırtıyor.

"Bu benim Avrupalı ismim" diyor. (Çin seddinde Rachel ve Bilgi. Kilometrelerce uzanan bir savunma duvarı.)


Sonradan, pek çok Çinli'in özellikle de yabancılarla sürekli temas etmeyi gerektiren işler yapanların, kendilerine birer Avrupalı isim seçtiğini öğreniyoruz.

Bu arada kendisine Türk ismi seçenler olduğunu da hemen belirtmeliyim.

Bu isimlerin bir yararı da elektronik posta adreslerinde kolaylık sağlaması.

Örneğin Şanghay'daki mahalli rehberimiz kendisine Heidi ismini seçmiş.

Sian'daki (Xian yazılıyor) Turizm Geliştirme Bürosu'nun İş Hayatını Destekleme Bölümü Başkanı Zhang Qiang, Alfred adını almış.

Pekin'de Kültür Bakanlığı'nın Dış İlişkiler Bürosu'nun Türkiye'yi de kapsayan Batı Asya ve Kuzey Afrika Bölümü Müdür Yardımcısı Yu Jian ise kendine Yücel isimi yakıştırmış, bunu elektronik posta adresinde de jianyucel olarak kullanıyor.

Çinliler değişen ülke ve dünya koşullarına uyum sağlamakta çok hızlı ve başarılılar.

Bu nedenle, köylü-tarım nüfusundan, kenti-endüstriyel bir topluma dönüşmeleri, muazzam nüfuslarına ve büyük yüzölçümlerine karşın, çok zaman almayacak.


Pekin 2008 Olimpiyatlarına Hazırlanıyor

Son derece modern ve etkileyici Pekin havaalanında, Rachel ile birlikte bizi bekleyen minibüse biniyoruz.

Çince Mütercim-Tercümanlık Bölümü'nü kurmuş ve eğitime başlamış olan Okan Üniversitesi'nin Danışma Kurulu Üyesi Güven Terzioğlu ve eşi ile birlikte, dört kişilik heyetimiz, rehberimiz Rachel'in önerisini kabul ederek, otele bile gitmeden önce, ünlü Tiananmen Meydanı'nı ziyaret etmeyi istiyor.

Yol yorgunluğunu ve uçuş sersemliğini üzerimizden atamadan kendimizi dünyanın en büyük medyanı Tiananmen'de buluyoruz. (Rachel ve ben Tiannamen meydanında. Başkan Mao'nun resmi bize bakıyor.)


Meydan 1989'daki öğrenci ayaklanmasıyla ve bu ayaklanmanın kanlı bir biçimde bastırılmasıyla bütün dünyanın gündemine oturmuştu.

Havaalanından Tiananmen'e giderken hepimizin dikkatini komünist dönemin en belirgin özelliği olan geniş bulvarlar çekiyor.

Yeni Pekin bu bulvarlar üzerine inşa ediliyor.

Dikkatimizi çeken ikinci bir nokta yeni inşaatların çokluğu.

Hemen hemen her yerde yükselen yeni gökdelen inşaatları Pekin'i büyük bir şantiyeye çevirmiş.

Zaten genel görünüm olarak Pekin'in büyük bir Avrupa hatta bir Amerikan kentinden pek farkı yok.

Hiç kuşkusuz bir dünya metropolü.

2008 olimpiyatlarının bu kentte yapılacak olması, büyümeye yeni bir ivme kazandırmış.

Pek çok spor tesisiyle birlikte, ikinci bir havaalanı inşası da başlamış.

Olimpiyatlar konusunda tanıtım etkinlikleri şimdiden başlamış.

Öyküsünü ilerde anlatacağım Pekin'deki resmi öğlen yemeğinden sonra ev sahibimiz Wang Yansheng bize Pekin Olimpiyatları'nın simgesi olan bebekleri armağan ediyor.

Beibei, Jingjing, Huanhuan, Yingying, Nini adlarını taşıyan bu beş sevimli bebeğin isimleri yukarıdaki sırayla okunduğu zaman Çince'de "Olimpiyatlara hoş geldiniz" anlamı çıkıyor.(Pekin olimpiyatlarının simgeleri sevimli bebekler adlarıyla Çince, size hoş geldiniz diyor)


Tiananmen Meydanında Saat, Kırmızı Kitap ve Olimpiyat Şapkası

Efsanevi Tiannamen meydanında müze binasının duvarını kaplayan koskoca bir Mao resmi karşılıyor bizi.

Etrafımız derhal seyyar satıcılar, dilenciler ve hatta yerli Çinli turistler tarafından sarılıyor.

Dilenciler ve seyyar satıcılar yapışkan, yerli Çinli turistler saygılı ve mesafeli.

Satıcılar dört mal pazarlıyor:

Mao'nun özdeyişlerinden ve düşüncelerinden oluşan ünlü Kırmızı Kitap.

Her marka taklit saat.

Üzerinde Pekin 2008 yazan (tabii Beijing 2008 yazıyor aslında) olimpiyat şapkaları.

Tiananmen Meydanı ve öteki turistik yerlerin fotoğrafları.

Böylece olimpiyatların Çin ekonomisine etkisinin tüketiciye yansıyan somut örneği ile daha otele gitmeden Tiananmen Meydanında karşılaşıyoruz; her türlü olimpiyat ürünleri Çin pazarının canlanmasına ve genişlemesine katkıda bulunuyor.


Çinliler Benimle Fotoğraf Çektirmek İstiyor... Neden Acaba?

Eşim Bilgi ve ben yakıcı öğleden sonra güneşinden korunmak için hemen birer olimpiyat şapkası satın alıyoruz; tanesi bir dolar.

Yine tanesi bir dolardan fotoğraf albümü alıyoruz Tiananmen'i gösteren.

Seyyar satıcılar dolar kabul ediyor.

Tabii dilenciler de.

Ama dolar her yerde geçmiyor.

Bazı mağazalar doları önce yuanla değiştirip sonra hesap yapıyor, bazıları doğrudan dolar alıyor.

Bir dolar sekiz yuan.

Ama bazı yerlerde yedibuçuk yuandan değiştiriyorlar.

Biz bir yandan dolaşıp bir yandan da fotoğraf çektirirken, Çinli yerli turistlerin Rachel'e yaklaşıp beni göstererek bir şeyler söylediklerini fark ediyorum.

Ne dediklerini sorunca, benimle fotoğraf çektirmek istediklerini öğreniyorum.

Ben bütün resmi seyahatlerimde olduğu gibi lacivert takım elbise, yelek ve kırmızı fular ile televizyondaki izleyicilerin kanıksadığı görüntüme uygun bir kıyafet içindeyim.

Biraz şaşırıyorum ama tabii izin veriyorum ve Çinli yerli turistlerle bol bol resim çektiriyoruz.

Bilgi, Güven ve Zübeyde, "Türkiye'deki ünün buralara da ulaşmış" diye bana takılıyorlar.

Ertesi gün aynı olay Çin Seddi'nde başıma geliyor.

Çin Seddi'ni ziyaret eden kızlı erkekli gruplar benimle fotoğraf çektirmek istiyorlar.

Çinlilerle sarmaş dolaş, gülümseyerek resimler çektiriyorum.

Derken Sian'da alışveriş yaparken Çinlilerin uzaktan yine fotoğrafımı çektiklerini fark ediyoruz.

Bilgi "Eski dönemde olsa peşimize polis taktıklarını sanırdım" diye saka yapıyor.

O gece onurumuza resmi bir yemek veren Sian Kenti Qujiang Bölgesi Yönetim Komitesi Başkanı Yang Dong'a bu olayı anlatıp nasıl yorumladığını sorduğumda ilginç bir yanıt veriyor:

"Çin dışa açılıyor. Farklı ve yabancı kültürleri tanımak istiyor. Sizin karşılaştığınız Çinliler zaten iç turizme meraklı, dışa açılmak isteyenler. Sizi yabancı bir kültürün simgesi olarak gördükleri için, böyle bir deneyimi, yabancı kültür ile tanıştıklarını belgelemek amacıyla, bir yaşam deneyimi ve zenginliği olarak fotoğraf çektirmek istemişlerdir" diyor.

Uzun sözün kısası, siz bu satırları okurken, benim fotoğraflarım pek çok Çinli ailenin albümlerini veya duvarlarını süslemiş durumda; Çinli dostlarımızdan çok, benim için ilginç bir deneyim.


Mao: Kurucu Başkan

Tiananmen Meydanı'nda bize tepeden bakan Mao, halk arasında tüm saygınlığını sürdürüyor.

"Mao bizim kurucu Başkanımız" diyorlar ve büyük saygı gösteriyorlar.

Entelektüeller arasında Mao konusundaki fikir ayrılığı hemen dikkati çekiyor.

Bir bölümü açık açık, artık Mao'nun ve onunu dönemindeki ideolojinin bütünüyle aşıldığını, zaten o dönemde pek çok da hata yapılmış olduğunu söylüyor.

Kendilerini Maocu diye tanımlayan ve Kültür Devrimine katılmış olanlar ise bugünkü Çin'i Mao'nun kurmuş olduğunu, yönetimin hâlâ onun düşüncelerinden esinlendiğini belirtiyor.

Fakat en şiddetli Mao taraftarları bile, onun eninde sonunda bir köylünün oğlu olduğunu, dolayısıyla vizyonunun sınırlı kaldığını söylüyor.

Tabii bütün bu tartışmaların arka planında Çin'i bugün Komünist Parti'nin yönettiği, bütün yöneticilerin parti üyesi olduğu ve "denetimli özel girişim ve özgürlük" ideolojisinin parti tarafından belirlendiği gerçeği yatıyor.

1,3 milyar köylü kökenli insanı bir toplumsal proje çerçevesinde dönüştürmek ve bunun ideolojisini de herkesi kucaklayacak ve "Küreselleşen dünyaya uyum sağlayacak" bir biçimde oluşturmak inanılmaz derecede zor bir iş.

Ama Çin Komünist Partisi bunu becerecek gibi görünüyor.

Kiminle konuşsam, geleceğe umutla bakıyor.

Çin yönetimi, halktaki en önemli "dönüşümcü ögeyi", umudu iyi keşfetmiş ve iyi yönetiyor.

Daha sonra bu konuya yine döneceğim.


Yasak Kent ve İmparatorun Sarayındaki İlginç Ayrıntılar ve Bir Çin Efsanesi

İmparatorun kışlık sarayı Tiananmen Meydanı'nın hemen arkasında: Yasak Kent.(Aslanların biri erkek biri dişi. Erkeğin ayağının altında dünyayı simgeleyen bir top, dişinin ayağının altında bir bebek.)


İmparatorun Sarayı, her biri tek bir ağacın gövdesinden yapılmış olan kalın ahşap sütunlar üzerine kurulu gölgeliklerle çevrili.

İşçiler önce ağaçları keserler, sonra da yağmur yağsın da oluşan sellerle bu kocaman gövdeleri nakletsinler diye beklerlermiş. (Her biri bir ağaç gövdesi olan direkler. Ancak sel suyu ile nakledilebilecek kadar büyük.)



İlginç bir nakletme yöntemi: Tümüyle doğal.

Sarayda dikkati çeken ön önemli özelliklerden biri de kocaman su kazanları.

Bu kazanların ikisi som altın.(İçinde su toplanan kazanlar. Efsanenin başlangıcı)

Birkaç tane bronz var.

Geri kalanları bakır.

Kuraklığa karşı İmparatorun aldığı bir önlem.

Tabii bu kocaman kazanları görünce hemen aklıma eski bir Çin efsanesi geliyor:

Müneccimleri İmparatora yedi gün yedi gece sağanak yağmur yağacağını, suların her tarafı kaplayacağını ve büyük bir tufan olacağını, bu yağmur suyundan içen herkesin aklını kaçıracağını söyler.

İmparator bunun üzerine büyük su kazanları yaptırır ve içlerini suyla doldurur.

Tufandan sonra, sarayda yaşayanlar sadece bu sudan içer.

Halkı ise artık bütünüyle tufandan sonraki suyu içtiği için aklını kaçırmıştır.

Bir süre sonra, saraydaki sular azalmaya başlar ve İmparator kendisinden başka kimsenin depolanan sudan içmesine izin vermez.

İmparatorun çevresindekiler de çıldırır.

Halkı ve bütün adamları çıldırmış olan İmparator, sonunda herkesin deli olduğu bir dünyada tek akıllı kalmaya dayanamaz, "Getirin şu sudan bir bardak da ben içeyim" der.

Ve rivayet edilir ki o günden sonra bütün dünya çıldırmıştır ama herkes deli olduğu için kimse bunun farkında değildir.

Bence Çinlilerin espri anlayışını yansıtan bir efsane bu.

İmparatorun sarayında dikkatimi çeken bir başka ayrıntı, merasim salonunun, İmparatorun, İmparatoriçenin doğum günü kutlamaları ve sınav kazanan memurlara verilen ödüllerin törenleri için kullanıldığının anlatılmasıydı.

"Sınav kazanan memurlar" tanımlaması bana Çin sarayında da Osmanlının Enderun'u gibi bir eğitim sürecinin olduğunu düşündürdü.

Galiba "Mandarinlerin" eğitimi ile bizim Enderun'da yapılan eğitim, bir İmparatorluğun gerek duyduğu kadroların hazırlanması bakımından bir benzerlik taşıyor.


Oteller Kültürel Farklılığı Yansıtıyor

Pekin ve Şanghay tam birer dünya kenti.

Bol yıldızlı her türlü lüks oteller her yerde göze çarpıyor.

Pekin'de Yasak Kente ve Tiananmen Meydanı'na çok yakın olan Tianlun Songhe Hotel'de kalıyoruz.

Mükemmel bir otel.

Tek eksiği odalarda saç kurutma makinesi olmaması.

Buna karşılık Batı'daki veya Türkiye'deki lüks otellerden hiçbir farkı yok; oda kapılarının kilitleri elektronik kartla açılıp kapanıyor; odada her türlü banyo malzemesi ve banyoda küvet var.

Sabah kahvaltısı açık büfe; her türlü meyve, gevrek, ekmek, hem Batı yemekleri hem Çin mutfağı var, ayrıca istediğiniz gibi bir omlet de pişirtebiliyorsunuz.

Her çeşit çay var tabii, özellikle yasemin kokulu yeşil çayları enfes.

Sian'da kaldığımız otel ise adeta bir cennet.

İçinde çiçekler, havuzlar olan, etrafta bembeyaz kazların dolaştığı bir parkın üzerine kurulu. (Sian'daki otelde bahçede bembeyaz kazlar.)

Zaten adı da "Bahçe Otel" anlamına gelen Garden Hotel.

Tam konforlu, geniş odalar; üstelik bu kez odalarda saç kurutma makinesi de var.

Kahvaltı yine açık büfe, yine çok zengin ve olağanüstü.

Gerek Pekin'de gerekse Sian'da, odalarımıza birer tabak meyve de yollanmış olduğunu eklemeliyim; tam bir "kırmızı halı muamelesi" gördük bu iki kentte.

Şimdi diyeceksiniz ki, "Kültürel farklılık nerede?"

Kültürel farklılık Şanghay'da ortaya çıktı:

Shanghai Centralstar Hotel, Şanghay'daki rehberimizin söylediğine göre bir yıl evvel yapılmış, yeni açılmış bir lüks otel(miş).

"Miş" diyorum, çünkü sadece banyodaki el yıkanan lavabo değil, tuvalet bile tıkandı tam otelden ayrılırken, az kalsın etrafı pislik basacaktı, eğer eşimin sifonu bir kez daha çekmesini engellemeseydim!

Kahvaltı tam bir yoksulluk örneği; sadece içine süt katılmış bir kahve, sallamalı çay, tek tip ekmek ve birkaç Çin yemeği.

Allahtan karpuz ve üzüm vardı da tam anlamıyla aç kalmadık.

İşin daha hoş tarafı, akşam dönüş için uçağa bineceğimizden, sabahtan odalarımızı boşalttığımız için, bavulları almak üzere otele döndüğümüzde lobide tuvalet aradığımda başıma gelenler:

İşaretlere göre resepsiyonun arkasında olması gereken tuvalete gittim ki kapı kilitli.

Resepsiyondaki görevliye tuvaleti sorunca, "Kapalı" dedi. "Biliyorum" dedim, "Başka bir tuvalet nerede?"

Gayet soğukkanlı bir biçimde yüzüme bakıp "Odanıza çıkın" diye yanıt verdi.

Sabahleyin odadan ayrıldığımızı söyledim. Cevap gayet kesindi: "O zaman tuvalet yok!"

Tabii tahmin edeceğiniz gibi sesimi yükselterek bunun bir skandal olduğunu belirtmeye başladım.

"Müdür nerede?" diye ısrar edince, bir sürü koşuşturma ve aralarında yüksek sesle tartışmalar başladı.

Sonunda, yanıma birini verdiler ve asansörle hemen üçüncü kattaki barın karşısındaki tuvalete yolladılar.

Barı bilsem, zaten orada tuvalet olduğunu ben de tahmin edebilirdim.

Ama burada anlatmak istediğim bu "lüks ve modern!" otelin resepsiyonunda çalışan ikisi erkek biri kız üç kişinin, lobideki tuvalet kapalı olunca, yukarıdaki tuvaleti söylemeyi akıl edememeleri.

Sanıyorum, hizmet sektöründeki kültür farkı burada ortaya çıkıyor.

Hemen aklıma bir zamanlar bizim Bodrum ve Antalya'daki otellerde garson olarak çalıştırılan köylü çocukların acemilikleri geldi.

Biz yetmiş milyon ile endüstrileşmeye, kentlileşmeye çalışıyoruz.

Çin köylülükten kentliğe geçiş için 1,3 milyar insanla uğraşacak.

Hiç kuşkusuz bu nüfusun bir bölümü bütünüyle çağdaşlaşmış, kentlileşmiş, üretim sektöründe de, hizmet sektöründe de Batılı standartlar yakalanmış.

Ama o "bir bölümün" dışında kalan köylü nüfusun eğitimi, kültürel ve toplumsal dönüşümü Çin'in önünde devasa bir sorun olarak duruyor.

Bu kültür farkını, ilerde de anlatacağım gibi Şanghay'da çok daha belirgin olarak yaşadık.


Pekin'in "Barlar Sokağı", Batı'dan da Biz'den de İleri

Çin'deki ilk akşam yemeğimiz için Rachel bizi Pekin'deki nehrin kıyısında bir sokağa götürüyor.

Su, nehir gibi görünüyor ama aslında yapay bir kanal.

Ortalık insan kaynıyor.

Aslında bir kenarı su olan, bir kenarı barlarla dolu daracık bir sokak bu.

Suyun kenarına da masalar konduğu için, sokak iyice daralmış.

Yan yana sayısız bar, restoran ve aralarına sıkışmış küçük, hediyelik eşya satan dükkanlar var.

Sokağın girişinde saat satıcıları ve dilenciler yolu kapatmış.

Bunların arasında sıyrılıp nehir boyu yürümeğe başlıyoruz.

Hemen hemen bütün barlarda canlı müzik var; kiminde Çinli, kiminde Avrupalı veya Amerikalı sanatçılar en az üç, bazen beş kişilik orkestralarla canlı müzik yapıyor.

Sokak çok kalabalık ve gürültülü ama, ilginçtir, hiçbir barın müziği yanındaki rahatsız etmiyor; belki de sokak zaten çok gürültülü de ondan.

Sokaktakiler genellikle gençler. Rachel, buranın gençlerin en gözde mekanlarından biri olduğunu söylüyor.(Çin mutfağı her damağaı uygun: İşte bir mevye tabağı.)

Sokağın sonuna doğru bir lokantanın ikinci katına çıkıyoruz.

Bize özgü bir oda hazırlanmış; beş kişilik de bir masa.

Sonradan Çin'deki pek çok lokantada böyle pek çok özel oda olduğunu gözlemledim.

Anlaşılan Çinlilerin yemek kültüründe daha doğrusu lokanta kültüründe baş başa yenen özel yemeklerin ağırlığı fazla.

Lokantanın sahibi bir yazarmış.

Bütün duvarlar kitaplıklarla kaplı.

Kitaplar ise daha çok sanat kitapları, örneğin tam benim oturduğum yerin arkasındaki kitabın kapağından Leonardo'nun ünlü Mona Lisa'sı hepimize gülümseyerek bakıyor.

Daha sonra Mona Lisa'yı Şanghay'daki nehir gezisinde bir binanın cephesini kaplayan ışıklı resim olarak da görecektim.

Sokaktan çıkışta yine seyyar satıcıların hücumuna uğruyoruz.

İki adımda bir, birileri yandan veya arkadan omzumu sıkıştırıyor.

Dönüp baktığımda bana masaj önerdiklerini anlıyorum.

Ne tür bir masaj olduğunu veya nereye götürmek istediklerini anlamıyorum, "No, no" diyerek aralarından sıyrılıyorum; ama bu satırları yazarken bile hâlâ merak içinde olduğumu itiraf etmeliyim.


Çin Mutfağı: Her Zevke, Her Damağa Uygun Yemek Var

Türkiye'den yola çıkarken dostlar sıkı sıkı uyarmışlardı: "Aman yanınıza buradan bol bol kuru yiyecek alın, sonra orada aç kalırsınız" diye.

Bilgi de, galetalar, kekler, bisküvilerle dolu kocaman bir yiyecek torbası hazırlamıştı.

Sonucu hemen söyleyeyim:

Torba hiç açılmadı.

Oralarda bize tahsis edilen araçlardan birinin şoförüne, olduğu gibi armağan edildi.

Rehberimiz Rachel, öteki kentlerde kendisine katılan yerel rehberlerle birlikte bizi her yerde en ünlü en güzel lokantalara götürdü.

Büyük bir dikkatle ilk gece Pekin'de nehir boyunda gittiğimiz lokantada yemek tercihlerimizi öğrendi ve bütün seyahat boyunca bu tercihlere uygun yemekler ısmarlayarak hepimizi tatmin etti.

Hepimizi aynı anda tatmin etmenin çok kolay bir iş olduğunu sanmayın.(Tipik bir yemek masası.)

Dört kişilik küçük grubumuz birbirinin zıddı tercihlere sahipti.

Ben mide ve kolon sıkıntılarımdan dolayı ağzıma acı koyamam ve içki içemem.

Güven acısız yemek yemez, hatta çok acılı yemeklerin üzerine bile daha acı sos ister, üstelik birasız yemeğe yemek demez.

Bilgi ile Zübeyde ise geleneksel Türk yemeklerinin dışındaki tercihlere kapalıdırlar.

Bilgi de içki içemez.

Rachel uzun uzun tercihlerimizi, neleri isteyip neleri istemediğimizi sorup öğreniyor.

Sonuç olarak domuz eti ile birlikte, yılan, kurbağa, kaplumbağa ve diğer hayvanların etlerini istemediğimizi öğreniyor ve biraz üzülüyor, çünkü gittiğimiz lokantanın menüsünün üzerindeki fotoğraftan, özellikle kaplumbağa eti konusunda çok iddialı bir mutfakları olduğu belli oluyor.

Balıktan bile biraz korkuyoruz.

Ama karidesleri enfes; tabii çok acılı, ben hiç yiyemiyorum.

Koyun, sığır ve tavuk eti, pilav ve erişte (noodle) dedikleri makarna imdadımıza yetişiyor.

Bu arada envai çeşit ot, çorba, özellikle mantar, bir çeşit mantı olan dumpling, sofralarımızdan hiç eksik olmuyor.

Bildiğimiz düpedüz ekmeği bile öyle bir sosla o kadar güzel hazırlayıp pişiriyorlar ki, bulunca, Türkiye'de hiç ekmek yemeyen ben karnımı sırf ekmekle bile doyuruyorum.

Yemeklerde soya ve başka çeşitli soslar kullanıyorlar.

Gerçekten çok lezzetli oluyor.

Çinliler bu büyük nüfusun beslenme sorununu çözmek için börtü, bocek, bitki, hayvan, hemen hemen her şeyden yemek yapmayı öğrenmişler.

Şanghay sokaklarında açık tezgahlarda tavada kızartılan çekirgeler halkın sıcak sıcak yediği en önemli çerez.

Tabii kimi sokaklardaki koku insanı gerçekten bunaltıyor.

Bir Çinli arkadaşımız Çin'in bir özel bölgesinde insanların canlı canlı beyaz fare bile yediklerini anlatıyor; kendisi de iğrenerek.

Bunun o bölge halkı için bir gelenek olduğunu, ama kendisinin bu geleneği asla onaylamadığını ekliyor.

Her türlü bitkinin özellikle mantarın her çişidini her biçimde pişiriyorlar.

Çorba sofralarının vazgeçilmez bir ögesi.

Mantar, erişte ve sebze çorbaları gerçekten enfes.

Sürekli mide ve kolon ağrısı çeken ben bile yemeklerden hiç rahatsız olmuyorum, tam tersine ağrım sızım kalmıyor.

Her türlü yerel ve ithal içki var.

Güven bir keresinde biranın rengini kastederek, açık anlamına gelen "light" diyor, karşılığında alkolsüz bira geliyor ve çok gülüyoruz.

Ama herkes hayatından çok memnun, karınlarımız her seferinde iyice doyuyor, hem de ne yediğimizi bize iyice uzun uzun anlatan Rachel'in sayesinde gönlümüz rahat.

Yemekler her yerde, döner bir cam tablanın üzerine tabaklar veya tencereleriçinde konuyor.

Herkesin önünde bir tabak, bir kase, bir çift çubuk ve özel tür küçük bir porselen kaşık.

Lokantalarda isteyene çatal getiriyorlar.

Bilgi ve ben çubuklarla yemek yemeği biliyor ve bundan zevk alıyoruz.

Güven'le Zübeyde çatal kullanıyor.

Çorbalar kasede, porselen küçük kaşıkla içiliyor.

Dönen cam masa üzerindeki yemeklerden herkes istediği kadar alıyor.

Her öğünde hiç abartmadan söylüyorum en az on-oniki çeşit yemek oluyor.

Tatlı ile başları hoş değil.

Hem tatlı çeşitleri az, hem de tatlıların kaliteleri düşük.

Şanghay'daki rehberimiz Heidi, bunu, "Çin erkekleri pek tatlı yemez, tatlı yemeği kadınsı bir davranış sayarlar" diyerek açıklıyor.

Her türlü meyve suyu var, taze taze sıkıp getiriyorlar.

Ben armut suyunu keşfediyorum; inanılmaz bir nefasette.

Tabii çay, özellikle yasemin kokulu yeşil çay, her yemeğin vazgeçilmez içkisi.

Her lokantada hemen benim yeşil çay tutkumu fark eden garsonlar çay fincanımı hiç boş bırakmıyor, zaten boş kaldığında da Rachel hemen olanları uyarıyor.

Belki de mide ve kolon ağrılarımın azalmasının nedeni bu; sürekli içilen yeşil çay.


Bir Çin Mantısı (Dampling) Ziyafeti

Programımızı yapanlar Xian'da bir öğlen yemeğini dumpling dedikleri "Çin mantısı ziyafeti" olarak planlamışlar.

Çok da iyi etmişler.

Bizim klasik mantının ne biçimler aldığını ve nelerle pişirildiğini görünce, Çinlilerin yemek konusunda yaratıcılıklarının sınırı olmadığını anlıyoruz.

İçinde tavuk eti, sığır eti, koyun eti, kıyma olan mantılar, ördek etli, mantarlı mantılar, her türlü farklı sebzelerden yapılmış mantılar, kuru yemişli mantılar, balıklı, karidesli mantılar ve en sonunda da mantı çorbası.

Yirmiden fazla mantı çeşidi tadıyoruz.

Mantılar mutfakta, taze taze o sırada hazırlanıyor, örgü saz sepetler içinde sıcak sıcak, suları akarak getiriliyor ve servise konuyor. (Ördek ve ceviz mantıları. Her mantı içideki malzemenin renginde, biçiminde ve tabii lezzetinde.)

İlginç olan nokta mantıların biçimleri:

Ördekli mantı ördek biçiminde, cevizli mantı ceviz renginde ve ceviz biçiminde...

Hepsi tek tek elle yapılmış...

İnsan olayın sanatsal tarafına mı baksın, ağız tadının keyfini mi sürsün şaşırıyor.

Çin kültürünün derinliğine bir kez daha hayran oluyoruz.


Pazarlık Kültürü: Çinli Satıcılar İnsanı Eğitiyor

Çin'de her yerde pazarlık yapılmıyor.

Genellikle pazarlık yapılıp yapılmayacağı, malların üzerinde etiket olup olmaması ile yakından bağlantılı.

Etiket varsa pazarlık yok, etiket yoksa pazarlık var.

Etiketli malların satıldığı dükkan veya büyük mağazalardaki deneyimlerimi biraz sonraya bırakıp şimdi sokak veya küçük dükkan pazarlığını anlatmak istiyorum, çünkü bu pazarlık gerçek bir tiyatro biçiminde gelişiyor.

Sokak satıcıları size önce bir mal gösteriyor, veya siz bir dükkanda bir mal beğeniyorsunuz.

Arkadan bilinen soru: İngilizce "Kaça" anlamına gelen "How much?"

Aslında pek çok satıcı İngilizce bilmediğinden, "How much" diyeceğinize "Kaç para" veya "Kaça" da deseniz malın fiyatını sorduğunuzu anlayacak ve yanıt verecek ama, nedense herkes İngilizce soruyor.

Her neyse, sorunuzdan sonra tiyatro şöyle gelişiyor:

Satıcı çok nadiren size İngilizce doğru yanıt veriyor, genellikle yaptığı, elindeki hesap makinesine fiyatı yazıp size gösteriyor.

Siz bu fiyata, başınızı iki yana sallayıp "No, no" diye yanıt veriyorsunuz.

İsterseniz buna Türkçe veya İngilizce "Çok pahalı" diye bir cümle de ekleyebilirsiniz: satıcı belki sözcükleri bilmiyor ama ne demek istediğinizi gayet iyi anlıyor.

Sizin bu yanıtınız üzerine, elinizden hesap makinesini alıyor ve sıfırlayıp tekrar size uzatıyor.

Bana bu ilk kez yapıldığında satıcının ne demek istediğini tam anlayamadan garip garip adamın yüzüne baktım.

Elleriyle işaret edip, benim de bir fiyat yazmamı istediğini belirtti.

Geri zekalılığımdan utanıp ben de önerdiği fiyatın onda birini yazıp makineyi geri verdim.

Makineye baktı ve o da abartılı bir biçimde "No, no" diyerek yeni bir fiyat yazıp bana uzattı.

Yazdığı fiyat eski fiyata çok yakın bir sayı.

Sizin bu durumda iki hatta üç seçeneğiniz var.

Eski fiyatınızı aynıyla yazabilirsiniz, siz de biraz yüksek bir sayı önerebilirsiniz veya "No, no" deyip yürüyebilirsiniz.

Her üç seçenekte de satıcının pazarlığı devam ettireceğinden emin olabilirsiniz.

İster eski fiyatınızda ısrar edin, isterseniz yeni bir fiyat yazıp makineyi iade edin, satıcı yine küçük bir indirim yapıp size yeni bir öneride bulunuyor ve bu süreç böyle devam ediyor.

Pazarlığı sonlandırmak, eğer fiyatı kabul etmiyorsanız çok zor, çünkü siz makineyi bırakıp yürüseniz bile satıcı peşinizi bırakmıyor. (Tipik bir çarşı caddesi. Starbucks coffee her yerde. Amerikan kültürü çarşı pazara da egemen oluyor.)

Yeterince kararlı iseniz, sonunda malı istediğiniz fiyata alabiliyorsunuz.

Ama gösterilen fiyatın onda birini önermeye utandığınız veya verdiğiniz fiyatın düşüklüğünde utanarak onu yükselttiğiniz zaman mutlaka aldanıyorsunuz.

Tabii ilk önerdiğiniz fiyat, size gösterilenin dörtte biri ise, kazığı daha başta yediniz demektir.

Ben bu pazarlık olayını Sian'da çok iyi İngilizce bilen bir genç kızın yönettiği dükkanda sözlü olarak da yaşadım.

Dört kişi birden girdiğimiz dükkanda pek çok hediyelik eşya, saat, inci, heykel ve benzeri mallar vardı.

Hepimiz bir şeyler almak için pazarlık ettiğimizden ve dükkanda da başka kimse olmadığından kız bizimle çok ilgilendi.

Sian'a Pekin'den sonra gittiğimizden ve Pekin'de yediğimiz kazıklardan dolayı biraz akıllanmış olduğumuzdan, pazarlıklar kıran kırana ve çok heyecanlı geçiyordu.

İngilizce bilmeyenlerle yapılan makineli pazarlık burada sözlü düelloya dönmüştü.

Kızla bir kol saati pazarlığının dördüncü veya beşinci raundunda ben yine ilk verdiğim fiyatta ısrar edince kız bıkmış ve sıkılmış bir biçimde durdu ve bana "Biliyor musunuz siz nesiniz" dedi.

Ben içimden, "Tamam" dedim, "Şimdi pazarlığın baskı yapma ve utandırma aşaması başladı, bana 'Siz çok cimrisiniz' veya 'Çok anlayışsızsınız' diyecek".

Ama hiç de öyle olmadı.

Kız durdu, yutkundu, umutsuzluğunu ifade eden bir biçimde derin bir nefes aldı ve bana "Siz çok çok akıllı, çok bilge ve çok yakışıklı bir insansınız" dedi.

Bu iltifat üzerine, benim de fiyat önerimi biraz yükselttiğimi ama sonuç olarak saati onun önerdiği değil benim önerdiğim fiyata yakın bir bedele aldığımı söylemeye bilmem lüzum var mı?

Çinliler ilginç insanlar, kızdıklarını pek belli etmiyorlar.

Belki de kızmıyorlar.

Ama zaten kavga eder gibi, tek heceli keskin veya gırtlaktan gelen boğuk sesler çıkararak konuştukları için, ya da bizim kulağımıza öyle geldiğinden, duygularını pek anlayamıyorsunuz.

Saat pazarlığı öyküsünü bitirirken hemen hemen bütün ünlü markaların taklitlerinin satıldığını, piyasada en çok Omega ve Rolex olduğunu belirtmeliyim.

Ben taklit saat almaktansa, Çin markalı, gerçek ve çok ucuz (tanesi üç dolara) bir iki çok orijinal saati tercih ettim.

Kadranlarında her türlü gösterge var ama göstergelerin hiç biri çalışmıyor hepsi süs, saatlerin kendileri ise tıkır tıkır, hiç şaşmadan işliyor.

Tabii bunları bulmanız kolay değil, sokak satıcıları sadece taklit saat satıyor çünkü.

Çin saatlerini Şanghay'da, nehir gezisi yapacağımız gemiyi beklerken, oradaki iskelede yiyecek, içecek ve hediyelik eşya satan küçücük kiosk tipi bir tezgah-dükkandan aldım.

Tabii yine büyük pazarlıklarla; etiketsiz mallarda, pazarlık seremonisinden kaçınmanızın olanağı yok.

Ama inanın, insan bir süre sonra alışıyor ve hatta zevk almaya başlıyor. (Galiba ortamın bireyi yozlaştırması bu demek olsa gerek.)

Hemen belirtmek gerek, Çinliler üstün taklit teknolojilerini kendi orijinal saatlerini üretmek için de kullanıyorlar.

Örneğin Şanghay'ın simgesi olan, Doğu'nun İncisi denilen ünlü televizyon kulesinin tepesindeki hediyelik eşya dükkanından, bir kutu içinde, bir kadın ve bir erkek saatini, yanlarında bir dolma kalem ve bir tükenmezle birlikte dörtlü takım olarak otuz dolara alıyoruz (Mallar etiketli ve pazarlık yok):

Saatler özel olarak bu kule için üretilmiş ve kadranlarında marka ile birlikte televizyon kulesini simgeleyen bir çizim var.

Pazarlık bahsini kapatırken, sonuç olarak bu sürecin yani pazarlık tiyatrosunun alıcılarda mutlaka bir "aldanmışlık" duygusu yarattığını belirtmeliyim.

Sokak satıcılarından söz ederken, her üç kentte de dikkatimizi çeken bir başka noktayı belirtmek gerek:

Dilenciler.

Pekin'de de Sian'da da, Şanghay'da da sokaklar dilenci kaynıyor.

En çok Şanghay'da var ve en yapışkanları da bunlar.

Sakat olanı, olmayanı, tekerlekli sandalye veya bastonla dolaşanı, eli ayağı tutanı, kadını, erkeği, bir yapıştı mı kurtulmanız çok zor oluyor.

Peşimizde dolaşan dilencilerden sıkılan Güven, hayatı boyu verdiği sadakaların toplamından daha fazla parayı Çinli dilencilere kaptırdı.


İpek, Kaşmir, Yeşim ve İnci Dükkanları

Turistlerin en çok rağbet ettikleri yerler tahmin edebileceğiniz gibi ipek, kaşmir ve inci dükkanları.

Bu üç mal da Çin'de hem çok kaliteli hem çok ucuz.

Üstelik ipek ve kaşmir dükkanlarında mallar etiketli, pazarlık yok.

Devletin sahip olduğu bu mağazalardan gönül rahatlığı ile alış veriş yapıyorsunuz.

İnci ve yeşim dükkanları ise yine devletin mülkiyetinde olmakla birlikte, malların üzerinde etiket yok.

Kıran kırana pazarlık var.

Yalnız kalite konusunda yalan söylemiyorlar.

Deniz incisi ile tatlı su incisini ayrı ayrı satıyorlar.

Deniz incisi tatlı su incisinden çok daha pahalı.

Kalitede aldatmıyorlar ama pazarlık etmezseniz, fiyatta müthiş bir kazık sizi bekliyor.

Sıkı bir pazarlıkla size önerilen fiyatı üçte birine ya da dörtte birine indirme olanağınız oluyor; tabii hiçbir zaman içiniz rahat değil, ne kadar indirim sağlarmış olursanız olun, sürekli olarak "Acaba ne kadar aldandım" diye düşünüyorsunuz.

Rachel, okullarda pazarlık etmenin kötülüklerini öğrettiklerini, benim yukarda belirttiğim duygunun turistleri çok rahatsız ettiğinin altının özellikle çizildiğini belirtiyor.

Bakalım Çin'in eğitim yoluyla geleneksel yanlışlardan kurtulmaları ne kadar sürecek?

Benim bu bölümde asıl anlatmak istediğim ipek, kaşmir, inci ve yeşim dükkanlarında müşteriler için özel olarak hazırlanmış kültür ve tanıtım programları.

Bu dört malın satıldığı dükkanlara girdiğinizde size ilk olarak hem hammadde hem de üretim konusunda canlı örneklerle bir gösteri sunuyorlar.

Örneğin ipek dükkanlarında, ipek böceği'nin koza örmesinden kelebek olmasına kadar geçen süre ve süreç fotoğraflarla anlatılıyor. (Bizim hanımlar Çinlilerle birlikte yorgan yapmak üzere ikiz koza ipeğini esnetiyorlar.)

Daha sonra kozalardan ipek ipliğin yapılmasını, canlı olarak üretim sürecini izlemek suretiyle öğreniyorsunuz.

Kozalar, ipliğe nasıl dönüşüyor?

Bana en ilginç gelen yöntem, kozanın ipliğini çözmek için ilk ucun nasıl bulunduğu idi.

Öyle ya, birbirine sıkı sıkıya bağlı ve yapışık olan ipliklerden örülmüş olan kozayı neresinden çözmeye başlayacaksınız?

Bütün kozaları önce sıcak sonra soğuk suyun içine atıyorlar, bir sopa ile iyice karıştırıyor, sonra sopayı aralarına sokup havaya kaldırınca, bütün kozalar, iplik uçları açılmış ve birbirine yapışmış olarak salkım halinde görülüyor.

Anlaşılan, suyun içinde karıştırılınca, her bir kozanın ipliğinin başlangıç yeri serbest kalıyor ve girip öteki kozanın üzerine yapışıyor; böylece kozalar ipliklerin başlangıç noktalarından birbirine eklenmiş olarak sopanın ucunda sallanıyor.

Bu ipliklerin işlenecek ipek ipliği haline gelmesi ise tezgahlarda yapılıyor.

İpek ipliği, sekiz kozanın birlikte çözülmesi ve iplik haline getirilmesi ile üretiliyor.

Bu normal ipek kumaşlar için.

Bizim "Brokar" dediğimiz ağır ipek kumaşlar için 48 ipliğe kadar kullanılıyor.

İpek yorganlar ise "ikiz kozalar" dedikleri birbirine yapışık iki kozadan yapılıyor.

Bu kozaların ipliklerini çözmüyor, doğrudan sıcak suya atıp, ortalarından ayrı ayrı ikiye bölüp içlerinde ölmüş olan böcekleri ayıkladıktan sonra, yarık yerlerinden üçgen biçiminde hazırlanmış bir karış büyüklüğündeki tahta kalıplara geçiriyorlar.

Küçük iki ceviz büyüklüğündeki kozalar, bu kalıplarda esneyerek, bir karış boyuna geliyor.

Daha sonra bu esnetilmiş ipek kozalarını bir masanın üzerinde, her tarafından tutup çekerek yine esnetiyorlar, böylece ceviz büyüklüğündeki iki koza, neredeyse bir buçuk metre boyunda bir kumaş halini alıyor.

İnsan küçücük kozaların bu denli esneyeceğine, görmese inanamaz.

Tabii tahmin edersiniz ki, bizim hanımlar hemen bu esnetme etkinliğine katıldılar ve kozaların uçlarından asılıp çeken kadınlara katıldılar ve bir yorgan olacak ipeğin üretimine yardımcı oldular.

Son bir not, insan kozaların içinde haşlanarak öldürülmüş olan böcekleri görünce, "Nasıl olsa kelebek olup ölecekler" diyemiyor ve üzülüyor.

Veganların (vejetaryenlerden farkları süt ve süt ürünleri de yiyip içmemeleri, yün ve deri dahil hiçbir hayvansal ürün kullanmamaları) neden ipek giymediklerini bu süreç içinde daha iyi anladım.

Aynı üretim süreci eğitimi, kaşmir, inci ve yeşim mağazalarında da yapılıyor.

Bu arada en kaliteli kaşmirin Moğolistan'da üretilen bir tür keçinin karın tüylerinden dokunduğunu, yeşim taşının yeşilden çok daha farklı, sarı ve kahverengi tonları da olduğunu ve ancak küçük matkaplarla işlenebilen çok sert bir taş niteliği taşıdığını öğreniyoruz.

Yine geleneksel Çin kültürünü bir parçası olan çay seremonisi eğitimini sonra anlatacağım.


Çinliler İstanbul'da Bir Kültür Merkezi Açmayı Düşünüyor

Pekin'de, Çin'deki ilk resmi yemeğimizi bir öğlen, çok lüks bir lokantada yiyoruz.

Ev sahibimiz, Uluslararası Kültürel Değişim Merkezi Başkan Yardımcısı Wang Yansheng.

Yine özel bir oda ayrılmış bize.

Derhal çaylar, yeşil çaylar ve içkiler geliyor.

Çin içkileri ile birlikte ithal şarap ve bira da var.

Yemekte Türkiye'den de sorumlu olan Batı Asya ve Kuzey Afrika Bölümü Müdür Yardımcısı, kendisine Yücel adını yakıştırmış olan Yu Jian da var.

Bölümün genç memurları da masanın etrafında yerlerini almış.

Wang Yansheng mükemmel İngilizce biliyor; tam bir diplomat.

Bize çok önem verdiğini özel olarak hissettiriyor.

Dünyanın içinde bulunduğu durumdan, uluslar arası dengelerden Çin-Türkiye ilişkilerinden söz ediyoruz.

Wang Yansheng, İstanbul'u çok sevdiğini, Türkiye'de İstanbul'da bir Çin Kültür Merkezi açmayı düşündüklerini söylüyor.

Bu söz üzerine konu, böyle bir merkezin niteliği üzerindeki tartışma ve konuşmalara kayıyor.

Çinli ev sahibimiz böyle bir merkezin yapısının ne olması gerektiğini, Türkiye ve Türklerle ortak bir girişimin anlamlı olup olmayacağını soruyor.

Aklıma hemen öteki ülkelerin kültür merkezleri ve sevgili Şakir Eczacıbaşı'nın yönetimindeki İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı geliyor.

Amerikan, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Alman kültür merkezlerinin doğrudan doğruya bu ülkelerin resmi kuruluşları olarak etkinlik gösterdiklerini, dolayısıyla doğrudan resmen bir kültür merkezi açabileceklerini, Türkiye'nin ve Türklerin bu yapıya alışkın olduklarını ama bir Türk sivil toplum kuruluşu ile işbirliği yapmak isterlerse İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın bu işbirliğine uygun olduğunu söylüyorum.

Söz daha sonra böyle bir kültür merkezinin ne gibi işlevler yapacağı konusuna geliyor.

Her ikimiz de bu merkezin sadece film gösterimleri, sergiler, konserler ve benzeri kültürel etkinliklerle yetinmemesi, Çin hakkında bir haber ve bilgi kaynağı olarak da hizmet vermesi gerektiği konusunda fikir birliğine varıyoruz.

Ben tabii hemen, Türkiye'deki öteki ülkelerin kültür merkezlerini anımsayarak, bu merkezin Çince de öğretmesi gerektiğini anımsatıyorum.

Böyle bir kültürel yakınlaşmanın her iki ülkenin çıkarlarına da uygun olduğu görüşünde birleşiyoruz.

Yemekten sonra ünlü Çin Seddi'ne gideceğiz.

Enfes yemek için teşekkür ettiğimizde, ev sahibimiz büyük bir nezaketle "Sizleri uzun ve yorucu bir tırmanmaya hazırladık, yeterince enerji verdik inşallah" diyor.


Çin Seddi'nde Bizi Pavorotti Karşılıyor

Çin Seddi, Pekin'in bir hayli dışında.

Bir saate yakın bir yolculuk yapıyoruz.

Yollar çok güzel ve kaliteli.

Sonunda bizi Çin Seddi'ne çıkaracak olan teleferiğe bineceğimiz istasyonun bulunduğu alana geliyoruz.

Araçtan iner inmez hoparlörlerden yayınlanan Pavorotti'nin sesi karşılıyor bizleri.

Böyle bir müziğin seçilmiş olması beni şaşırtıyor:

Çinlilerin binlerce yıllık uygarlığı, Batı sanatı ile bütünleşmiş.

Pavorotti'in sesi ve müziğin etkisi, Çin Seddi'nin görkemine çok uygun; bence Çinliler çok akıllıca bir düzenleme yapmışlar.

Teleferik vagonları büyük; altı kişiyi rahat alıyor; oldukça da hızlı, sistemin hızına ayak uydurmanız ve gelen teleferik vagonuna hemen binmeniz gerekiyor, yoksa sistem aksıyor.

Teleferiğe binmek için bekleyenlerin oluşturduğu oldukça uzun bir kuyruk hızla ilerliyor. (İyi ki teleferik var. Yoksa Çin seddine tırmanmak başlı başına bir dağcılık sporu gerektiriyor.)

Sonunda alel acele kendimizi vagonun içine atıyoruz.

Benim yükseklik korkum yoktur.

Uçaktan ve teleferikten de korkmam.

Ama o muhteşem dağların arasında teleferikle Çin Seddi'nin yer aldığı zirveye doğru yükselirken, belki manzaranın vahşi güzelliğinden, belki yurt dışında evimden çok uzaklarda olmaktan, belki teleferiğin tekerleklerinin çelik halat üzerinde kayarken çıkardığı gıcırtılı sesten, belki de vagona görsel olarak yeterince uyum sağlayamadan çok hızlı binmiş olmamızdan dolayı içimi bir ürperti kaplıyor.

Burada bir teleferik kazasında ölsek Türkiye'de medya haberi acaba nasıl verir diye düşünüyorum ve tabii hemen aklımdan bu kötü düşünceleri uzaklaştırıp kendimi Çin'in görkemli doğasına ve tarihine bırakıyorum.

Çin Seddi'ne ulaştığımızda gerçekten görkemli bir yapıtla karşı karşıya olduğumuzu anlıyorum:

Her iki yöne doğru uçsuz bucaksız uzanan bir kale duvarı.

Düşmanın geleceği yöne doğru inşa edilmiş olan burçların arkasında beş altı metre genişliğinde bir yaşama ve hareket alanı uzun bir yol olarak inşa edilmiş.

Tabii arazinin inişli çıkışlı olması Çin Seddi'ni de inişlerden ve yokuşlardan oluşan bir yapıya dönüştürmüş.

Bizim teleferikten çıktığımız yer iki yokuş arasında alçak bir nokta; yani ne tarafa giderseniz gidin, yokuş tırmanmanız gerekiyor. (Çin seddini hiç de dar sanmayın. İçinden bir araba geçecek kadar geniş.)

Eşim Bilgi derhal kendini yokuşa vuruyor; gözünün gördüğü zirveye tırmanacak.

Ben de arkasına takılıyorum fakat ilk zirveye ulaştığımızda yaptığımız işin ne denli umutsuz ve anlamsız olduğunu fark ediyorum, çünkü önümüzde yeni bir zirve beliriyor.

Çin Seddi'nin bizim için sonsuz izlenimi veren yapısı, gözün görebildiği her doruğun önüne, yeni bir zirve yerleştirmiş, her zirveye ulaştığınızda, aşağıdan göremediğiniz yeni bir doruk ile karşılaşıyorsunuz.

Yani "En yüksek noktaya, zirveye tırmandım" duygusuna sahip olmanız olanaksız.

Geleneksel Çin ticareti burada da egemen.

Teleferik istasyonunun bulunduğu meydanda hediyelik eşya satan dükkanlar var. Teleferiğin Çin Seddi'ne ulaştığı noktada da derme çatma tezgahlar.

Büyük pazarlıklarla Bilgi aşağıdaki dükkanlardan birinden üzerinde Çince ve İngilizce "Çin Seddi'ne geldim" yazan bir "sweat shirt" alıyor; çok mutlu, artık elinde bir de kanıt var bu muhteşem geziye ilişkin.

Çin Seddi'ndeki tezgahın başındaki genç Çinli bize mermer üzerine çizilmiş resimler satmaya çalışıyor, çok pahalı bulup (biraz da eve götürürken kırılır korkusuyla) almak istememiz üzerine de kızıyor; henüz köylülükten kurtulamamış!

Her iki yönde ufuk çizgisine kadar uzaman görkemli duvara uzun uzun bakıyorum.

Çin Seddi'nin düşman saldırılarına karşı yapılmış olması bende ilginç çağrışımlar oluşturuyor:

Belki de Çinlilerle Türkler akraba ve bu akrabalığı onların da bizim de "düşman" dediğimiz Moğollar oluşturmuş:

Öyle ya Moğollar, Doğu'da Pekin'i bile zaptetmişler, Batı'da ise Anadolu'yu işgal etmişler.

Hiç kuşku yok ki çok uzun süreçleri ve zamanları kapsayan her iki seferde de yerel halkla ilişkileri olmuş ve geçtikleri veya zaptettikleri yerlerdeki insanlarla belli biçimlerde bütünleşmişler.

İşte bu ilişkiler belki de hem Çinlilerde hem de Türklerde bir Moğol izi bırakmış ve bu eksen üzerinde bir akrabalık oluşturmuş olabilir.


Terra Cotta'da Kafaları Kopartılan Asker Heykelleri

Çin tarihi hanedanlar arası savaşlarla dolu ve çok kanlı.

Sian kenti insanlık tarihinin başlangıç noktalarından biri olarak kabul ediliyor.

İlk insan türlerinin milyonlarca yıl önceki kalıntıları burada bulunmuş.

Kendisiyle birlikte askerlerinin heykellerini de mezara götüren imparatorun mezarı da burada.

Bulunan mezarlar birden çok.

Terra Cotta Müzesi adı altında sergileniyor.

İlk mezar 1974'te bir köylü tarafından bulunuyor.

Köylü olayı derhal resmi makamlara bildiriyor ve bu nedenle de bir kahraman muamelesi görüyor.

Şimdi o köylünün oğlu müzede bu mezarları anlatan kitabı imzalıyor.(Ordusuyla birlikte gömülen imparatorun askerleri. Ölümünden altı yıl sonra düşmanı olan imparator tarafından mezar açılarak koparılan kafalar yerlerine konmuş.)

Milattan önce üçüncü yüzyılda bölgede hüküm süren İmparator Çin Şi Huang, (Qin Shi Huang yazılıyor ama benim yazdığım gibi okunuyor) ölürken kendisiyle birlikte gömülmek üzere, ordusunun, arabalarının ve atlarının heykellerini yaptırıyor.

Heykeller killi bir nevi topraktan.

Zaten müzeye adını veren Terra Cotta pişirilmiş toprak demek.

Bu arada bazı parçaların bronzdan olduğunu da belirtmeliyim.

Örneğin imparatorun av zevkini öbür dünyada da devam ettirebilmesi için yapılan kaz, bronzdan dökülmüş.

Askerlerin ve komutanlarının ellerinde silahları da var.

Her bir asker ve komutan insan boyunda, her birinin yüzü değişik ve hepsi bölge insanının karakteristik çizgilerini taşıyor.

Kimi askerler savaş nizamında, kimileri, üst düzey komutan olanlar bir toplantı odasında yüz yüze bakıyor.

İlkönce iki bin asker bulunmuş.

Sonradan bulunanlarla birlikte bu sayı şimdi oniki bine yükselmiş.

Çoğu boyalı, ama boyalar, güneş ışığına çıkınca soluyor.

Bu nedenle boyası solmayan bazı heykeller, cam çerçeveler içine konmuş ve gölgede teşhir ediliyor.(Her kol duruşu bir durumu, bir duyguyu ifade ediyor.)

Sevgili okurlarım, şimdi sıkı durun, öbür dünyaya ilişkin batıl itikatların nerelere kadar gideceğinin muhteşem bir örneğini anlatacağım:

İmparator Çin Şin Huang'ın ölümünden altı yıl sonra iktidara geçen rakibi, mezarı açtırıyor ve öbür dünyada imparatoru koruduğuna inanılan asker heykellerinin kafalarını kopartıyor.

Terra Cotta müzesindeki kafası koparılmış askerler şimdi savaş nizamında, geçmiş yüzyıllardaki kin ve nefretin simgeleri olarak turistler tarafından ibretle izleniyor.

Tabii restorasyon çalışmalarıyla kafalar yerlerine konmuş.

Müze son derece modern, bütün buluntular son derece iyi düzenlenmiş ve çok iyi sergileniyor.


Tarkan Çin'de Nerede Karşımıza Çıktı?

Terra Cotta müzesi çok geniş bir alana yayılmış olduğu için, ziyaretçiler giriş kapısından sonra akü ile çalışan arabalarla sergileme alanına taşınıyor.

Çevre dostu olan bu akülü arabalar Amerika'da golf sahalarında kullanılan otomobiller gibi ama onlardan çok daha büyük, on kişiye kadar alabiliyor.

Bizim müzeyi gezdiğimiz gün ince ince bir yağmur yağıyordu.

Üstü kapalı olan bu arabalar insanları ıslanmaktan da koruduğu için gerçekten çok işlevsel.

Bu arabalarda sürekli müzik de çalınıyor.

Bizim bindiğimiz arabada birden kulağımıza tanıdık bir şarkı çarptı:

Tarkan, "Dudu" şarkısını söylüyor.

Rehberimize bu şarkıyı bilip bilmediğini soruyoruz.

"Biliyorum, çok da severim" diyor.

Çin'in binlerce yıllık tarihini yansıtan müzenin akülü otosunda Tarkan şarkısı:

Müzik gerçekten sınır tanımıyor.

Bu arada Sian'da son derece zengin ve ilginç bir yerel pazarın bulunduğunu belirtmeliyim.

Yerel pek çok ürünün sergilendiği bu pazarda bir bölümünü hiç bilmediğim her türlü kuru meyvenin satıldığını ve bize rehberlik eden Çinli dostların bile bunları ilgi ile incelediklerini gördüm.

Eşim Bilgi, bu pazardan bana kemik üzerine oyulmuş bir baston armağan aldı.

Böylece baston koleksiyonum, Çin işi bir sanat eseri ile daha da zenginleşti.


Sudan Yapılmış Perde Üzerinde Bir Lazer Gösterisi

Çinliler, tarihin derinliklerinden gelen muazzam kültürlerini çağdaş teknoloji ile bütünleştirerek sunmaya başlamışlar.

Sian kentinde kurulan Qujiang Yeni Bölge, bu anlayışla Tang Hanedanı'nın bu başkentinde bir "cennet" yaratmış.

"Cennet" kelimesini sözün gelişi kullanmıyorum, kültür ve turizm projelerinin adı gerçekten "Tang Cenneti".

Tang Cenneti, İmparatorluk bahçelerini, suni gölleri, Büyük Yaban Kazı Pagodası'nı ve daha bir çok doğal ve kültürel zenginliği içeriyor.

Çin kültüründe yeşilliğin, bahçelerin çok özel bir önemi var.

İmparatorlar saraylarını, hep parklar ve bahçelerle, bunların içindeki yapılarla, suni göllerle ve heykellerle süslemişler.

Yeni evlenen çiftler gelin ve damat kıyafetleriyle parklara gelip resim çektiriyorlar; bunun uğur getireceğine inanılıyor.

New York'ta yaşamış olanlar bilir, ünlü Central Park, sık sık yeni evli Çinlilerin fotoğraf çektirme sahnelerine tanık olur.

Pagoda esas olarak kule demek, Budizmin ibadet yeri olarak kullanılan bir kule.(Büyük Yaban Kazı Pagodası bir Budist tapınağı. Tipik bir Çin mimarisi)


Büyük Yaban Kazı Pagodası, tipik Çin mimarisi ile inşa edilmiş gerçek bir kültür anıtı, bir ibadethane.

Girişinde, koskocaman mangal gibi bir kazanın üzerine herkes oradan satın aldığı kırmızı mumları yakarak dikiyor ve bir istek tutuyor.

Tang Cenneti, bütün doğal ve kültürel zenginliklere ilave olarak, müthiş bir estetikle ve son teknolojiyle hazırlanmış olan bir ses, ışık ve lazer gösterisini de içeriyor.

Bir yapay göl üzerinde oluşturulan su perdesinin yüksekliği 20, eni 120 metre; buna su zerreciklerinden yapılmış dev bir ekran da diyebilirsiniz.

Ekranın önü büyük bir havuz veya göl.

Gölün içinde ve üzerinde inanılmaz güzellikte ses ve ışık oyunları yapılıyor, perdede de senaryosu bir Tang efsanesi üzerine kurulmuş bir film oynuyor.

Perdedeki film ile gerçek çevre birbirine uydurulmuş.

Örneğin perdedeki adam, paçalarını sıvayarak, perdenin altındaki gerçek havuza ayaklarını sokuyor.

Daha önce kapalı bir salonda, Tang Hanedanı'nın öyküleri üzerine kurulu muhteşem bir dans gösterisi izlemişiz.

Müzik, renk, ışık, dans, kostüm ve akrobasi şöleni olan bir gösteri.

Daha onun üzerimizdeki etkisinden kurtulamadan, son teknoloji ile hazırlanmış bu estetik gösteri bizi bir kez daha geleneksel Çin kültürünün çağdaş teknoloji ile harmanlanmasından doğan sonuçlara hayran bırakıyor.

Zaten sanıyorum Çin'in kültürel, siyasal ve ekonomik mucizesinin de sırrı burada:

Geleneksel kültürünü, son teknoloji ile bütünleştirerek çağdaş dünyaya ayak uydurmak.

Ama bunu geriye değil, ileriye bakarak yapmak.

Yani toplumu geleneksel zincirlerine bağımlı kılmak yerine, tam tersine bu zincirleri kırarak ileriye doğru dönüştürmek. (Bizim dinci politikacıların kulakları çınlasın.)


Çin'de Film ve Kitap Endüstrisinin Sorunları

Sian kentindeki Qujiang Yeni Bölge Projesi için bir Yönetim Komitesi oluşturulmuş.

Komitenin başkanı Yang Dong.

İlerlemiş yaşını şaşırarak öğrendiğimiz, son derece genç görünüşlü, yakışıklı, çok etkileyici bir sanatçı-politikacı.

Gençliğinde, Mao'nun Kültür Devrimine, içinde bulunduğu müzik grubu ile köy köy dolaşıp konserler vererek katılmış bir yönetici.

Bizim onurumuza verdiği yemeğe çok ünlü bir film yönetmeni ile bir gazeteci-yazarı da davet etmiş.

Wu Tianming kıdemli bir yönetmen, şu anda piyasada olan pek çok yönetmene ustalık etmiş.

Ev sahibimiz Yang Dong onu, "Film yönetmenlerinin hocası" olarak tanıtıyor. (Quijiang Yeni Bölge Projesi Komite Başkanı Yang Dong. Zübeyde ve Güven Terzioğlu'nun arasında, resmi yemekte.)

Hemen Çin'deki film endüstrisi üzerine uzun bir sohbete dalıyoruz.

Wu Tianming, bu yıl oniki Amerikan filminin gösterisine izin verildiğini, gelecek yıl ise ithalatın tümüyle serbest bırakılacağını söylüyor.

"Peki bunun sonucu ne olacak?" diye soruyorum.

"Çin film endüstrisi çökecek ve yeniden doğacak" diye yanıt veriyor.

Ona aynı olayın Türkiye'de de yaşandığını, Yeşilçam'ın çöküşünü ve sonra yeni yönetmenler döneminin başladığını anlatıyorum.

Yemekteki bir başka konuk, Leng Meng adlı, ödüllü bir hanım yazar.

Onunla da kitap endüstrisini konuşuyoruz.

Çin'de pek çok yazarın kitabını kendi parasıyla bastırdığını anlatıyor.

Ticari olarak yayınlanan kitapların genel olarak ortalama on bin adet basıldığını söylüyor.

Tabii 1,3 milyarlık bir ülke için çok küçük bir sayı.

Öyle anlaşılıyor ki, Sovyetler Birliği'nde gerçekleştirilen büyük okuma-yazma devrimi burada pek yaşanmamış:

Tarım toplumuyla endüstri toplumu arasındaki farklardan biri de bu olsa gerek.


Çin Tiyatrosu

Çin kültürünün en önemli ögelerinden biri tiyatro.

Geleneksel Çin müziği eşliğinde, akrobatik hareketlerden de oluşan, muhteşem geleneksel Çin giysileri ile renklenmiş sahne gösterileri izleyicileri büyülüyor.

Pekin'de HuGuang Guild Hall'da izlediğimiz Maymun Kral oyunu da bir Çin efsanesi üzerine kurulu:

Büyük sihirli güçleri olan Maymun Kral'ın, İmparator'un sarayında kötü muamele görmesine kızarak yaptıklarını anlatıyor.

Tam bir dans, müzik, giysi ve dekor şöleni.

Konuşma yok, sadece hayret, kızgınlık gibi duygu ifade eden sesler çıkarılıyor.(HuGuang Guild Hall'da gösteri ve servis. Bir zamanlar devrimcilerin merkezinde yine ilginç oyunlar sergileniyor.)

Oyuncular geleneksel giysi ve maske gibi makyajları içinde hem balerin hem akrobat gibi oynuyorlar.

İzleyiciler küçük masalarda oturarak seyrediyorlar sahneyi.

Masaya, isteğinize göre soğuk meşrubat veya sıcak içecek servisi yapılıyor, Çin kuruyemişleri ile birkaç Çin kurabiyesi getiriliyor.

Pekin Geleneksel Opera Müzesi olarak takdim edilen HuGuang Guild Hall 1807'de kurulmuş.

Bütün büyük Çin opera sanatçıları burada sahneye çıkmışlar.

İlginç bir de siyasal geçmişi var:

1912 yılında Sun Yat-sen zamanında devrimcilerin buluştukları bir merkez olmuş.

Bir saat kadar süren gösteri Çin sahne sanatlarının temel ögeleri olan müzik, renk ve dans açısından gerçekten doyurucu.

İkinci bir tiyatroyu, daha doğrusu Çinlilerin deyimiyle Operayı, Sian'da izliyoruz.

Bu kez tam bir tiyatro salonunda, büyük bir sahnede sergileniyor oyun.

İmparatorun sarayındaki aşklar, savaşlar, kahramanlıklar anlatılıyor.

Büyük sahnenin iki yanındaki ekranlarda İngilizce yazı ile her sahnenin anlamı aktarılıyor.

Oturma düzeni amfiteatr biçiminde.

Bu oyun daha çağdaş ögelerle sahneye konmuş. (Sian'daki opera klasik tabak çevirme sahneleri ile de süslenmiş.)

Yine geleneksel dekor ve giysiler, yine geleneksel makyaj ama bu kez hareketler daha modern.

Oyunun sonunda sanatçılar izleyicilerin arasına iniyor, bir yandan oynuyor, dans ediyor bir yandan da onlarla fotoğraf çektiriyorlar.


Şanghay Gecelerinde Bir Nehir Gezisi

Sarı Su anlamına gelen Huang Pu üzerinde gemi gezisi yapmak Şanghay gecelerinin en gözde eylemi.

Büyük çoğunluğu Çinli olan yolcular olarak gemiye bineceğimiz iskelede, üç-dört kişinin yan yana durduğu uzun bir kuyruk halinde bekliyoruz.

Neredeyse bütün grup içinde tek yabancı biziz.

Çin'de iç turizm müthiş gelişmiş.

Her yerde yabancı turistten çok, Çinli turist var.

İskele aslında uzun ve geniş bir dok biçiminde.

Beklemekten sıkılıp ileri doğru yürümeye başlıyorum.

Biraz ötede kiosk benzeri küçük bir dükkan var; dikdörtgen biçiminde, üstü açık, önü camlı tezgahlarla çevrili.

Merakla tezgahlara bakıyorum. İçleri gerçek Çin saatleri ile dolu.

Biri üstü kapaklı, biri kapaksız çok orijinal görünüşlü iki saat beğeniyorum ve klasik pazarlık tiyatrosu başlıyor.

Bu kez satıcı İngilizce bilmediği için hesap makinesi sahnede.

Satıcı tanesine 240 yuan istiyor, ben 25 öneriyorum.

Lafı uzatmayayım, sonunda tanesi 50 yuandan, yani 6 dolardan iki saati alıyorum. (Tabii yüzde yüz kazık yemiş oluyorum ama fiyat o kadar ucuz ki, kimin umurunda!)

Artık herkes ünlü marka taklit saat takarken, benim orijinal Çin malı biri SENJUE biri de Hong.S.D. marka iki saatim var; mutluyum.

Sıradaki yerime geri dönüyorum.

Geminin kalkmasına daha on-onbeş dakika var.

Birden sıra dalgalanıyor ve bizim önümüzden birileri sırayı bozup, bir kapıya doğru yöneliyor; bütün sıra olarak biz de (ne olduğunu pek anlamadan) onları izliyoruz.

Görevlilerle sıranın önündekiler arasında müthiş bir ağız dalaşı başlıyor.

Rehberlerimizden, sıranın önündeki adamın bu gemiye binmek zorunda olduğunu söylediğini, görevlilerin ise sırayı bozduğumuzu ve yerimize geçmemizi söylediğini anlıyoruz.

Ama kimsenin yerinden kımıldadığı yok; zaten bizim sıra arkamızda kalanlardan daha kalabalık.

Birazdan gemi geliyor, görevlilerle sıranın önündekilerin kavgası sürüyor, ama sonunda kaba kuvvet kazanıyor ve bizim sıra, açılan kapıdan birbirini ezerek gemiye doluşmaya başlıyor.

Gemi iki katlı, ikinci katın üstü açık; en iyi yerler ikinci katta, kenardaki koltuklar.

Bizim ikisi erkek dördü kadın 6 kişilik grubumuz hızla merdivenlerden ikinci kata tırmanıyor ve o kargaşa içinde, kenarda altı plastik koltuk bulmaya çalışıyor.

Çinliler, Güven'in yakaladığı iki koltuğu zorla onun ellerinden kopararak alıp, keyifle önümüze yerleşiyorlar.

Bu arada Güven'nin 1.85 boyunda 95 kilo ağırlığında iri yarı biri olduğunu belirtmeliyim.

Ama gözü dönmüş Çinliler onu rahatlıkla bertaraf ediveriyor.

Ben ilerdeki boş koltuklardan iki tanesini kapıp Güven'in yanına koşarken bir yandan da "Koltukları tutmayın üzerine oturun" diye bağırıyorum.

Neyse sonunda altı kişi de birer koltuğa oturabiliyoruz ve ondan sonra yine itiş kakışla bir araya toplanıyoruz; tabii koltuklarımızdan kalkmadan. (Koltuklarımızla birlikte yer değiştirirken ortaya çıkan görüntülerimizin ne denli komik bir sahne oluşturduğunu bilmem gözünüzde canlandırabiliyor musunuz?)

Sonunda kavga dövüş herkes binip gemi hareket edince Şanghay'da bize katılan, ailesinin Konfüçyüs'e kadar dayandığını söyleyen yerel rehberimiz Heidi konuşmaya başlıyor ve üzerinde gezinti yaptığımız nehrin öyküsün anlatıyor.

Manzara gerçekten muhteşem:

Şanghay'ın gece görüntüsü nehrin her iki tarafında yükselen gökdelenlerden saçılan ışıklarla bir rüya gibi.

Bazı binaların cepheleri hareketli, ışıklı reklam panoları haline getirilmiş; işte Mona Lisa'yı yeniden bu ışık gösterisi sırasında büyük bir binanın cephesinde bize gülümserken görüyorum.

Huang Pu çok ünlü bir nehir, adı, Çan Kay Şek zamanında Kuomintang'ın askeri okuluna da verilmiş.

Dörtyüz yıl önceki Ming imparatorluğu sırasında bir şair, Huang Pu'nun geceleri ay ışığında sarı bir ejderhaya benzediğini yazmış; malum ejderha gücün ve koruyuculuğunu simgesi, nehir neredeyse kutsal sayılıyor edebiyatçıların da desteğiyle.

Her gökdelenin ayrı bir öyküsü var; Heidi hepsini tek tek anlatıyor.

Derken gemi tam geri dönecekken bir havai fişek gösterisi başlıyor; gökyüzü ışıl ışıl.

Heidi bunun, önemli kişiler nehirde gezerken onların onuruna yapılan bir gösteri olduğunu söylüyor, biz de aramızda "Belki de bizim için yapıyorlar" diye şakalaşıp gülüyoruz.

Bir saat kadar süren geziden, gemiye bindiğimiz iskeleye geri dönüyoruz, rıhtımda bizi alacak minibüsü beklerken, yolcu almaya çalışan özel minibüsler dikkatimizi çekiyor:

Heidi'nin söylediğine göre Çinliler bir kısmı firmaların minibüsleriyle, bir kısmı da kendi özel arabalarıyla bu tür korsan taksicilik yapıyorlar.


Şanghay'daki İstanbul Lokantası: Mengenli Şef Murat Özdemir

Programımızı yapanlar bir öğlen yemeğini İstanbul adlı lokantada yememizi öngörmüşler.

Lokantanın önünde iner inmez çevremizi yine saat ve çanta satıcıları alıyor, ama bu kez ellerinde mal yok, broşür var:

Anlaşılan Çin hükümetinin korsan taklitlerle mücadelesi Şanghay'da bazı yerlerde daha etkili, kalabalık turistik mekanların bir bölümünde satıcılar sadece broşür gösteriyor.

Tam biz içeri girerken, ortalık dalgalanıyor ve satıcılar yok oluyor; ilerde bize doğru gelen polisleri görüyoruz.

Aklıma bizim Eminönü meydanında işportacı kovalayan zabıtalar dönemi geliyor; Çin on yıl içinde köylülükten bu aşamaya ulaşmış, hiç kuşkunuz olmasın yakında toplumsal yaşam ve geleneklerin çağdaşlaşması açısından da bizi fersah fersah geride bırakacak.

İçeri girdiğimizde biraz Türk biraz Arap kültürü karışımı bir dekorasyonla karşılaşıyoruz.

Barda içinde Türk çayı olan semaver kaynıyor.

Barmen ve garsonlar Çinli, sadece bir tanesi çok az Türkçe biliyor.

Menü esas olarak kebap üzerine kurulu, iyi hazırlanmış, yemekler iyi tarif edilmiş.

Hepimiz birer "karışık kebap" söylüyoruz.

Bu arada ben tuvalete gitme bahanesiyle çevreyi gözlemlemeye başlıyorum ve arkada mutfağın kapısında şef Murat Özdemir'le karşılaşıyoruz.

Lokantanın (tabii onlar restoran diyorlar) sahibi bir Çinli; MuratPark Şamdan lokantasında garsonken bulmuş, alıp Şanghay'a getirmiş.

Murat eşiyle birlikte gelmiş, hayatından memnun, iyi para kazandığını ve para biriktirme olanağı bulduğunu söylüyor.

Tam biz Murat'la sohbet ederken Vestel'in Şanghay bürosunda çalışan bir Türk ile Türkiye'den gelmiş bir konuğu bize katılıyor, hep birlikte yine fotoğraf çektiriyoruz. (Şanghay'daki İstanbul restoran'ın şefi Mengenli Murat Özdemir. İki yanımızda Vestel'in temsilcileri)

Kebaplarımız gerçekten nefis; etler Türkiye'de kolay kolay bulamayacağınız kalitede.

Tek kusuru var, porsiyonlar bir kişinin yiyebileceğinden çok daha büyük, ama fiyatlar makul.

Murat, hem Şanghay'daki Türklerin ve Müslümanların hem de Çinlilerin sık sık geldiğini söylüyor.

Anlaşılan Çinli girişimci iyi bir yatırım yapmış.


Pekin'deki Düzen, Şanghay'daki Kargaşa Çin'in Dönüşümünün Aynası

Çin'in ekonomik, toplumsal, siyasal ve kültürel dönüşümü, Komünist Partisi'nin tam denetimi altında belli bir plan ve program çerçevesinde gerçekleştiriliyor.

Tabii buradaki "tam denetim" kuramsal bir yaklaşımı belirtiyor; yani Komünist Partisi ülkeyi "tam denetlemek" istiyor ama uygulamada bu ne kadar olanaklı, o tartışmalı.

Komünist Partisi'nin hedefi, Küreselleşme ile bütünleşen, en azından ona ters düşmeyen bir dönüşümü gerçekleştirmek.

Hem siyasal, hem ekonomik, hem de toplumsal hareketler devlet denetimi altında.

Örneğin kırsal alanlardan kente göç, nüfus artışı gibi toplumsal olaylar bütünüyle denetleniyor.

Ailelerin birden fazla çocuk sahibi olması, dengini sırtına vuranın kente göç etmesi yasak.

Tabii Pekin gibi devlet ve hükümet merkezi bir kentte bu denetim daha kolay, Şanghay gibi bir ticaret kentinde daha zor.

Şanghay'da doğanların Şanghay hüviyeti var, bu bir ayrıcalık; dışardan Şanghay'a çalışmak üzere gelenlerin tümü polise nüfus ve ikamet kaydını yaptırmak zorunda.

Şanghay ülkenin iki havaalanına sahip tek kenti; 2008 olimpiyatları için Pekin'de de ikinci bir havaalanı yapılıyor.

Nüfusları 17 milyon dolayında olan Şanghaylılar, "Bizim nüfusumuz Avustralya'nın tümünden kalabalık" diye övünüyor. (Şanghay'ın simgesi ünlü televizyon kulesi: Doğunun İncisi)

(Aslında Avustralya 20 milyon dolayındaki nüfusu ile henüz Şanghay'ın ilerisinde; şimdilik!)

2008 olimpiyatları için büyük bir şantiye haline dönüşmüş olmakla birlikte, Pekin, Şanghay'dan daha düzenli bir kent.

Şanghay sadece daha kalabalık olmakla değil, daha sıkışık trafiğiyle, daha yapışkan dilencileriyle daha düzensiz sokaklarıyla da Pekin'den ayrılıyor.

Pekin için, Çin'in düzenli ve planlı değişmesinin örneği, Şanghay için de değişmenin öncüsü ve bu değişmenin her an denetimden çıkabileceği olasılığını gündemde tutan bir kent tanımlaması yapılabilir.

Çin'deki değişme ve gelişmenin bütün nüfus tarafından eşit ve adil bir biçimde yaşanmadığı açık.

Nüfusun bir bölümü üst gelir düzeyine ulaşmış, Batılı bir yaşam biçimiyle bütünleşmiş.

Çinliler bu nüfusun oranının yüzde yirmi olduğunu iddia ediyorlar.

Bana bu oran biraz abartmalı geliyor.

Toplumun köylü niteliği dikkate alınırsa, ancak yüzde on kadarının bugün kentlileştiği ve Batılılaştığı tahmin edilebilir.

Bazı gözlemciler, bu oranın yüzde15'e ulaştığını belirtiyor.

Şimdi bu oranları sayılara dökersek, en kötü tahmin olan yüzde 10'un, 130 milyona karşılık olduğunu ve Türkiye'nin nüfusunun yaklaşık iki katına ulaştığını görürüz.

Yüzde 15'i gerçekçi bir tahmin kabul etsek 200 milyon insan eder ki neredeyse bir A.B.D. nüfusuna eşit olur.

Orhan Bursalı Çin üzerine yazdığı bir makalede, yurt dışında eğitim gören ve yaşayan Çinlilerin 70 milyona ulaştığını belirtmişti; yani bugünkü Türkiye'nin nüfusuna eşit sayıda Çinli yurt dışında kendilerini geliştiriyor.

Bilmem bu oranlar ve sayılar Çin'in bugünkü ve gelecekteki gücü hakkında bir fikir veriyor mu size?


Çin Amerika'dan Ne Kadar Bağımsız?

Çin, tüm dünyaya Komünist Parti'nin önderliğinde yeni bir gelişme modelinin, devlet öncülüğünde ve denetiminde gelişmenin örneğini vermeye çalışıyor.

Bu çabasını gerçekleştirirken muazzam doğal ve beşeri kaynaklarını Küreselleşmenin olanaklarından yararlanarak geliştirmek ve kullanmak zorunda; tek başına bir şey yapması olanaksız.

Bu nedenle Küreselleşmenin lideri Amerika Birleşik Devletleri ile yakın işbirliğine girmiş.

İlişki şöyle:

A.B.D., Çin'in ekonomik gelişmesine ve kalkınmasına yardımcı oluyor, yabancı sermaye ithalatına, şirket yapılanmasına ve üretimine katkıda bulunuyor, üretiminin büyük bir bölümünü de ithal ediyor; bunun karşılığında Çin, üretimden sağladığı artı değeri A.B.D.'nin dış ticaret açığını finanse etmek için Amerikan hazine bonolarına yatırıyor.

Olayı, yaklaşık sayılarla kabaca özetlemek gerekirse şöyle bir tablodan söz etmek olanaklı:

Çin'in ihracatının yüzde 80 kadarını yabancı sermaye ile kurulmuş şirketler yapıyor; A.B.D.'nin Çin'den yaptığı ithalatın hacmi 300 milyar dolar dolayında, sadece Wal Mart 20 milyar dolayında ithalat yapıyor; Çin A.B.D. hazine bonolarına yatırımı en son 200 milyar dolar dolayında.

Kısaca belirtmek gerekirse, A.B.D., Çin'in büyümesine katkıda bulunuyor, Çin de Amerika'nın tüketim çılgınlığının devamına ve ekonomisindeki yapısal sorunların yol açtığı dış ödemeler dengesi açığının finansmanına.


Gelecekte Çin'in Etkisi

Çin'in kalkınma hızı yılda ortalama yüzde 9-10 dolaylarında.

Büyümesi bu hızla devam ederse, 2020 ile 2040 yılları arasında A.B.D.'yi yakalayacağı tahmin ediliyor.

Tabii Çin gibi 1,3 milyar nüfuslu bir ülkenin tüketim düzeyinde Amerika'ya yetişmesi dünyanın başta enerji olmak üzere doğal kaynakları üzerinde nasıl bir talep ve baskı oluşturur, bunu düşünmek ve kavramak bile zor.

Peki Çin'in devlet denetimindeki kalkınma ve gelişme modeli başka ülkelere örnek olabilir mi?

Bunu da kestirmek zor.

Her ne kadar Güney Amerika'da Castro, Chavez, Morales üçlüsü Sosyalist modelin başarısı için ortak ve etkili bir çaba gösteriyorsa bile, Batı dünyasında A.B.D.'nin liderliği, denetimi ve saldırganlığı, başka ülkelerin Çin modelini uygulamalarına pek izin verecek gibi görünmüyor.

Ayrıca Çinliler uluslararası anlaşmazlıklarda taraf olmamak için özel bir özen gösteriyor.

Kendi kalkınma modellerini ihraç etmek gibi bir amaçları da yok.

Peki bir Çin-A.B.D. çatışması olası mı?

Bugünkü işbirliği düşünülürse, ilişkilerin bir çatışmaya değil bir uzlaşmaya doğru yol aldığı söylenebilir.

Tabii Huntington'un Batı Dünyası'nın karşısına Soğuk Savaş sonrası İslam Dünyası'nı düşman olarak diktiğini ve bugün bu çelişkiyi yaşadığımız düşünülürse, yine Huntington'un İslam Dünyası'ndan sonra Çin'in Batı'nın düşmanı olacağını söylemesi geleceği ne denli etkiler bilmiyoruz; Bush gibi saldırgan bir başkanın A.B.D.'de göreve gelmesi ne denli olası, onu da kestirmek olanaklı değil.

Peki Çin önümüzdeki yıllarda son onbeş yılda gösterdiği değişim ve gelişme başarısını gösterebilecek mi?

Komünist Partisi de bu soruyu kendi kendine soruyor.

Mao'nun "Kültür Devrimi" deneyimini yaşamış olan Çin, kendisini yozlaşmanın kollarına bırakmak istemiyor.

Şu anda pek çok üst düzey yönetici ve politikacı yolsuzluk suçlamasıyla hapiste.

Komünist Partisi, 2007'den itibaren partide ve yönetimde yeni atılımlar planlıyor:

Yaşlı görevlilerin emekli edilerek kadroların gençleştirilmesi, yöneticilerin sadece parti üyelerinden seçilmesi, dış görevlerde olanların maaşlarının benzer işler yapan öteki ülkelerin görevlileri düzeyine yükseltilmesi gibi pek çok önlem gündemde.

Tabii bu arada 2008 Pekin Olimpiyatları'nın etkisi ve 2007'den itibaren Amerikan filmlerinin de sınırsız olarak ithal edilme olanağına kavuşması bu değişmeleri etkileyecek ögeler.

Türkiye mutlaka ama mutlaka Çin'le çok daha yakın ekonomik, siyasal ve kültürel ilişkiler kurmalı, bu ejderhanın olumlu ve güçlü etkisinden yararlanmalıdır.


Saatte 430 Kilometre ile Giden Manyetik Suspansiyon Treni

Şanghay'ın simgesi 2004'te açılan, "Doğunun İncisi" adlı televizyon kulesi.

Bu kulenin tepesinden tüm Şanghay'ı 360 derecelik bir açı ile kuşbakışı izlemek olanaklı.

Ama Şanghaylıların en çok övündükleri şey, saate 430 kilometre hız yapan Manyetik Suspansiyon Treni.

Longyand Road istasyonundan binilen tren, 40 yuan karşılığında, beş-yedi dakika arasında sizi Pudong Havaalanına götürüyor.

Çalışma saatleri içinde hızı saate 430 kilometre.

Akşam beşten sonra hız saate 300 kilometreye düşürülüyor.

Sessiz, sarsıntısız, uçar gibi bir yolculuk.

Tren zaten son teknoloji ile yapılmış, rayların değil, manyetik bir alanın üzerinde gidiyor.

Trenin hızı her kompartımandaki gösterge tablosundan her an izlenebiliyor; "Uyanan Ejderha Çin"in Küresel teknolojiye ayak uydurduğunun somut bir örneği.

Bir milyar dolar harcanarak, Almanlar tarafından üretilen teknoloji ile yapılmış; Çinle Avrupa Birliği'nin işbirliğini vurguluyor.

Çinliler başarıyla uyguladıkları bu projeyi şimdi kentin ve ülkenin başka yerlerinde de uygulamaya sokma hazırlığı içindeler.

Dönüş yolculuğuna bu tren ile başlıyoruz ve havaalanına geldiğimizde iki rehberimizle göz yaşları içinde vedalaşıyoruz:

Bir haftalık birliktelik rehberimiz Rachel ile aramızda adeta bir akrabalık oluşturmuş.

Arkamızda gözü yaşlı dostlar bırakarak, bırakın manyetik treni, hızlı tren teknolojisini bile yüzüne gözüne bulaştırmış ve kalkınma sorunlarıyla uğraşmak yerine türban kışkırtmalarıyla kendi bacağına ateş eden ülkemize dönüş yolculuğuna başlıyoruz.


  Bu siteden yapılacak alıntılarda kaynak gösterilmesi ahlak kurallarına uygun olacaktır.

Emre Kongar ile iletişim icin e-posta, site yöneticisi ile iletişim için e-posta

Son güncelleme tarihi 15 Aralık 2014

Valid HTML 4.01 Transitional